Ormanda ata binmenin getirdiği o kadar o kadar çok hikâye var ki... Eyfel'i gitmeye ikna meselesinden, ormanda dörtnala, asfalt yola çıkıp otomobillerle karşılaşmaktan ve asfaltta adeta gitmekten, Eyfel'le düşüp çamurda yuvarlanmalara, ve bir hipopotamın hikayesine (!) bu seferden 6 küçük öykü paylaşmak istiyorum.
1.hikâye: Ormanda dörtnal (gallop dediklerinden)
Önce düşme hikâyesini merak ediyorsunuz muhtemelen ama en keyiflisini sona saklıyorum :) Elena'nın bana yaşattığı ormanda dörtnal deneyimime dair yazdığım müstehcen izlenimlerimi Mahir hoca hala anlatır :) Aynı deneyimi, bu sefer daha da doya doya yaşamanın ötesinde başka farkındalıklara gark oldum.
Bir kere manejin sınırları belli, sürekli aynı hat içinde döne döne giden minyatür ve kapalı dünyasının yanında, ormanda ata binmek, ucu bucağı gözükmeyen ve sonsuz olasılık barındıran kocaman bir evren! Aslında manejin de öyle olduğu, tartışılabilir tabi... Ama ben bu arazi deneyimlerinden sonra, manej binişlerinin bir "simülasyon" olduğunu hissediyorum ister istemez... Atla kurulan ilişki anlamında değil tabi bu söylediğim, yerdeki orman toprağı, insanın üstünü örten ağaç örtüsü, ve havasıyla bir bütün.
Ve işte bu muhteşem mekanda, son sürat dörtnal Mahir hoca ve Tarabya'nın peşi sıra tırmanırken, bu sefer daha önce hissetmediğim derecede, atın omurgasıyla benim omurgamın içiçe geçip tek bir parça olduğunu hissettim. Arazi koşullarında ve o hızda dörtnal giderken atın omurgasındaki, iskelet ve kas sistemindeki hareketler ve değişimler, çok hızlı ve güçlü oluyor. Ve bu kuvvetli ve sürekli devinim haliyle atın üstünde oturan binicinin, kuyruk sokumundan tüm omurga, oradan iskelet ve kas sistemini titreştiriyor, hem de nasıl! İşte bu devinim boyunca atla bir olmak duygusu, kendini atın omurgasına teslim etmek ve onun yarattığı coşkuyu parmak uçlarına dek duyumsamak, gerçekten tarifi olmayan bir deneyim.
Bir yandan deli gibi koşarken, bir yandan da hayretler içinde "Allahım ne harika birşey bu çığlık atmak istiyorum" diye düşünürken kendinizi buluveriyorsunuz. Böyle bir "esrime", modern zamanlarda çokça mahrum kaldığımız "vecd" duygusu yaşamak herkese nasip olsun, diyor, ve sonraki hikayeye geçiyorum.
2.hikaye: Paralel evrenler
Bu ormanın içinde kaybolma güzelliği, sonsuza dek gitmiyor haliyle. Çünkü ormanlar, insan medeniyetinin şehirleri ve yolları tarafından kuşatılmış durumda. Bir zamanlar gerçekten Belgrad'a kadar aralıksız devam eden Belgrad ormanları da şimdi İstanbul'un ortasında bir vaha. Ve bu orman binişleri sırasında, bir iki noktada, Bahçeköy-Zekeriyaköy arası asfalt yola çıkıp, karşıya geçmek gerekiyor. Bir önceki hikayede anlattığım esrikliği yaşamanın hemen akabinde bir asfalt yola çıkıp, o sırada otomobilleriyle son sürat işlerine gitmekte olan insanlardan yol isteyip karşıya geçmek, çok ilginç oluyor.
Düşününce, az önce, bu asfalt yola belki sadece bir kaç yüz metre ötede, biz atlarla dörtnala koşuyorduk ormanın uçsuz bucaksız görünen içlerinde. Yani bir anlamda iki paralel evren, şehir yaşamı ve yaban, bir biriyle yan yana, çoğu zaman birbirini unutmuş ve habersiz vaziyette, iki ayrı dünya olarak var oluyorlar. Sonra bir an geliyor, atlarının üstünde, üstleri başları çamur ve dal, bir grup binici, son model arabaların kendilerine yol vermesiyle bir asfalttan karşıdan karşıya geçiveriyor. Bu karşılaşma, çok ama çok güzel.
3.hikâye: Asfaltta âdeta
Bu karşılaşmaların birinde, bir süre asfalt yolun kenarı boyunca âdetayla gitmek gerekti. Ormana uygun bir giriş noktası gelene kadar. İlginçtir, arazi binişinin bir diğer ruhuma kazınan bölümü de, bu asfalttaki âdeta gidişiydi. Her ne kadar bir yandan gelip giden arabalar, kimi zaman gereksiz korna çalmalar, ve asfalt gibi bir zeminde nallı atlarla gitmek, düşününce dünyanın en tekin ve mantıklı şeyi olmasa da, Eyfel'in korkusuzluğu (daha doğrusu ilgisizliği demeli belki :)) sayesinde gelip giden arabaların da parçası olduğu, harika bir meditasyon oldu benim için. Atın adımlarının çıkardığı ritmik ses, asfaltta çok daha güzel duyuluyor. Ve aynı hat boyunca, aynı ritm ve adımla, aynı ses ve titreşimle, atın her adımını, her ufak hareketini rahatlıkla hissedip duyumsadığım bu gidiş, dediğim gibi içime kazındı. Âdeta'nın atın en zor adımı olduğunu düşünüyorum, hakkını vererek gitmek hiç kolay değil, gidebilince o yüzden çok değerli oluyor...
4.hikâye : Peki ya herşeyin başındaki gaz ve toz bulutu: Eyfel'i (ve kendimi) gitmeye ikna etmek
Şimdi tüm hikâyelerin en başına, araziye çıkışımıza dönmek istiyorum. Mahir hocanın arazi binişinde benim için Eyfel'i düşündüğünü öğrenince biraz şaşırmış, biraz da tırsmıştım. Eyfel kendime göre yüksek bulduğum bir at, ama esas sorun, "ölümüne durup kıpırdamama" vukuatlarıyla meşhur olması :) Bu duruşlar, genellikle ormana çıkış yolunda başlıyor. Bu "bilgi", ister istemez bir şartlanma getiriyor, ve "eyvah şimdi durup da gitmezse" tedirginliği ister istemez oluyor. Nitekim güzel güzel bindiğim Eyfel tam ormana çıkış patikasının başında güzelce durdu. Bir süre topuk ve atı belimle itme ve hatta kamçı yardımıyla (acıtacak kadar vuramıyorum tabi) onu başarısız bir ikna girişimi arasında, Mahir hoca "irade göster" diye bağrınıp dururken, bir anda benim de "durup" cebelleştiğimi farkettim. Ve kendime "yol ver, bırak gitsin" dediğim bir noktada, sanki vücut enerjimi Eyfel'den önce gönderdiğimi imgelerken, bacak ve atı itme yardımları işe yaradı ve Eyfel gitmeye karar verdi. Orman içlerinde de 1-2 kez daha duraksadığı zamanlarda, hiç biri ciddi bir "durmaya" dönüşmeden, gidip gelmeyi başardık. Korktuğum gibi "kal"madık da, başka bir şey oldu onun yerine...
5.Hikâye: Çamur ve düşüş
Dönüş yolundayız. Eve dönmekte olduğunun farkında olan Eyfel, 1 buçuk saat önce ormana gitmek için diller döktüğüm Eyfel değil sanki, âdetayla gitmek gereken yerlerde bile süratliyle kalkıyor, hızlanıyor, kıpır kıpır... Bu arada bir kaç kez, tökezliyoruz dönüş yolunda. Hay Allah, diyorum, benden mi kaynaklı neden tökezliyor ki...
Çiftliğe oldukça yaklaştığımız bir noktadayız, üstümüz açık artık yoğun orman dokusundan bir süreliğine çıktık. Çamurlu bir patika boyunca gidiyoruz. Bir ara, yokuş yukarı daha kolay çıkmak adına, Mahir hoca dörtnala kalkıyor Tarabyayla yavaşça, bizse süratliyle takip edip çıkıyoruz. Hafızam beni yanıltmıyorsa, artık düzlükte olduğumuz ve ya âdeta veya belki süratli gittiğimiz bir anda, birden altımdaki zemin, üstünde durduğum dünya, yani Eyfel sarsılıyor. Çok kısa bir süre içinde, düşmekte olduğumuzu, hem de Eyfelle beraber düşmekte olduğumuzu farkediyorum. Sola ve öne doğru çöken Eyfel'le beraber bende sol tarafımın üstüne ve çamurun içine yumuşak bir şekilde düşüyorum.
Çok korkuyorum çünkü yalnız ben düşmedim, Eyfel sol bacağımın üstünde yatıyor. (Mahir hoca sonradan bu anı, Umut Eyfel'in altında kayboldu diye anlatmış Âli'ye :)) Ama çekip kurtarabiliyorum bacağımı rahatlıkla ve her hangi bir ağrım sızım yok kendi bedenimle ilgili. Zaten düşüş benim için oldukça yumuşak ve sakin gerçekleşti. Çünkü son ana kadar Eyfel'in üstündeydim. Korkumun sebebi önümde yıkılmış duran Eyfel, ya ona bir şey olduysa?! Kalkıyorum ve Eyfel de kalkıyor neyseki. Hangimiz daha şaşkın bakıyoruz emin değilim. Öylesine öylesine korkmuş ki, şapşal ötesi bir ifadesi var, sol tarafı tamamen çamur olmuş olan suratında. Kafasını eğip göğsüme gömüyor, sarılıyorum ona, öpüyorum, okşayıp seviyorum, sakinleştirmeye çalışıyorum. Grita'nın uyarısıyla kafasını diğer tarafa döndürebiliyor mu diye muayene ediyoruz, biraz yedekte yürütüp bir sorunu olup olmadığını kontrol ediyor ve müthiş bir rahatlıkla, binebileceğime kanaat getiriyoruz ve tekrar biniyorum. Düşüşümü tamamen gören tek kişi Grita, ona soruyorum, ben yanlış birşey mi yaptım ne oldu da düştük diye, "kaydı" diyor, çamurda kaymış...
6.hikâye: Neden çamura düştüm? Bir hipopotam anlatıyor...
Adına ne dersiniz bilmem, meditasyon mu dersiniz, hipnoz mu, imgelem mi, psikoyolculuk mu... farketmez. Ben sıklıkla, özellikle kendimle ve hayatımla ilgili cevap arayışlarım olduğunda, ve bu cevapları zihnimle bulamadığımda, içsel yolculuklara çıkarım. Bu yolculuklara, gözlerimi kapatarak, derin nefesler alıp gevşeyerek ve zihnimde bıdır bıdır konuşup duran sesi biraz olsun sakinleştirerek başlarım. Sonra, havaya girmek adına, bir sahne kurarım. Bu sahne, ormanın derinliklerine açılan bir yolda yürümek olabilir, yerin 21 kat altına inip, bir bahçeye veya bir kumsala varmak olabilir, sonsuz hikaye mümkün. Bu kısmı bilinçli olarak kendim kurarım. Fakat bu noktadan sonra, hikayenin bir sonraki anında ne olacağını ben kurmam, oturup hikayenin açılmasını beklerim. Yani bir seyirci gibi, ama o hikayeyi bizzat deneyimleyen bir maceraperest aynı zamanda, karşıma çıkan varlıklarla konuşur, bana gösterdiklerini izler, ya da kendimi hiç beklemediğim şeyler yaparken buluveririm. Genellikle bir gergedan bana rehberlik eder. Bunun gündüz düşlerinden temel farkı, dediğim gibi olacakları bilinçli bir şekilde "yazmamak", fakat bilinçaltınızın, veya ruhunuzun, veya Pachamama'nın, nasıl demeyi uygun görürseniz, size mesajlarını dinlemeye ve izlemeye oturmaktır.
Sorularıma cevap almak için otururum dedim, genellikle bu zamanlarda, odamdan içeri uçuveren bir yaprak, karşıma çıkıveren bir kuş tüyü mevcuttur hali hazırda, ve sorularımı onlara sorar, daha doğrusu onları yeryüzünün bana mektupları gibi algılar, bu içsel yolculuklarda bu mektupları, yaşayarak okurum. Nitekim bu düşüşle aynı gün de, ne zamandır gitmediğim Boğaziçi üniversitesine gidip, Bebek'e iniş yolunda, bir kuşun mavi kanadından bir grup tüy bulmuştum.
Bu düşüşün ertesi günü, neden düşmüş olabileceğimle ilgili bir sorayım diye oturdum. Yerin yedi kat altına indikten sonra, gergedan rehberimi beklerken birden karşıma bir hipopotam çıkıverdi!
Sonradan Mahir hocanın hatırlattığı bir bilgi, hipopotam, latince isim kökeninde "nehir atı" demek. Bizde "su aygırı" denmesi de benzer bir yaklaşım :)
İşte bu "nehir atı", beni içi çamur dolu bir gölete götürüp, atlamamı istedi. Çivileme atladım. Gittikçe çamurun içinde derinleşirken, bir yandan da çamurun bulanık, tekinsiz, kaygan, yapışkan oluşuyla ilgili olumsuz şeyleri düşünüyor, çamurun içindeyken bir belirsizlik içinde olunduğunu düşünüyor, ama her nasılsa o çamurun içinde nefes alabiliyor ve beklediğim gibi bir "güvensizlik" hissetmiyordum. Sonra mavi kanatlı bir melek, çamurun içine dalıp beni omuzlarımdan tutup göğe kaldırdı, ve çamur göletin ayna simetrisi şeklinde, yani aynısından berrak bir su göletinin içine bıraktı. Bu sefer çivileme suyun derinliklerine giderken, üstümdeki çamurlar parça parça benden ters istikamete uzaklaşıyordu ve ben sonunda tertemiz oldum. Ve bu iki göletin tam ortasındaki bir kuyudan, yukarı tırmanarak çıktım.
Tüm bu deneyim boyunca, hipopotam anlatıyor veya o anlatmadan ben anlıyordum ki, çamurun bu "ikili" doğası, büyük bir hayat dersiydi. Benim tekinsiz, karanlık, ve güvensiz bulduğum ve bizi düşüren çamur, aynı zamanda bize yumuşak bir kucak olmuş, bizi yaralanmadan korumuştu. Peki ben neden düşmüştüm? Hipopotam sazı eline aldı:
"Çünkü düşmek istedin. Çünkü sen ancak böyle öğreniyorsun. Arazide düşmekten korkuyordun, arazide düşüş hikayeleri dönüyordu kafanda. Tıpkı araba kullanmaya başladığında, sürekli "kaza" kurgularıyla dolanman gibi. Hatırlasana, yaptığın ilk kaza, sana bir hediyeydi. Çok kötü sonuçlara varabilecek bir kazayı, ufacık bir maddi hasarla atlatmıştın. Üstelik arabasını çizdiğin adam, İstanbul trafiğinde soyu tükenme derecesinde kibar bir adamdı, ve kendi arabasındaki hasarı önemsemeyip, sana yardım etmeye kalkmıştı. Ve bu sayede sen çok önemli bir şeyi, dikkat gereksinimini kazandın. Sonra ikinci kaza girişimindeyse, "aşırı" dikkat etmekten kaynaklı bir facia oluyordu nerdeyse :) Sonuçta her iki deneyim de, kimseye bir zarar gelmeden, senin trafikte dikkat ve farkındalık gereksinimini dengelemeni sağlayan birer hediyeydi. Bu düşüş de öyle... Arazide düştün işte, hem de tıpkı düşününce aklın uçtuğu gibi, atınla birlikte düştün, ve de hiç bir kötülük olmayabileceğini gördün. Artık bunu çağırıp durmanın gereği kalmadı. Sadece berrak sulara değil, artık çamurlu yollara da güvenebilir, adımını bu tekinsiz karanlıklara güvenle basabilirsin..."
Bu deneyimden sonra yaptığım araştırmada hipopotamın su ve toprağın, ruhsal olanla fiziksel olanın birliğini simgelediğini öğrendim. Yani hem ayakları yere sağlam basmanın, hem de sezgisel bilgeliğin ve duygusal derinliğin hayvanıymış. Kendisine teşekkür ederim :)

0 yorum:
Yorum Gönder