Atlara döneli 3 hafta oldu bile aslında. Ve bu dönüşte karşılamayı, yaz başında beni en son uğurlayan Efe ile yaptık.
Yaz başında tanıştığımız Efe, uslu bir aygırdı, hatta biraz fazla uslu olacak ki "Efemine" diye latifeler dönüyordu. Fakat benim uzak kaldığım yaz süresince ne oldu da fikirlerini değiştirdiler bilemiyorum, Efe'yi iğdiş etmeye karar vermişler ve yaklaşık iki haftadır Efe bir iğdiş. Hayvan-insan ilişkisinin modern dünyadaki önemli bir meselesi bu. Sadece evde beslediğimiz değil, sokaktaki kedi köpek komşularımızın da sıklıkla en doğal itkileri olan çiftleşme ve üreme dürtülerinin önünü kesiyoruz, kendimize göre de çok haklı gerekçelerimiz var. Hayvanlarla birarada yaşayabilmemizin bedelini çoğunlukla onlar ödüyor maalesef, çünkü uzun zamandır insanların dünyasında yaşıyoruz.
Efe, yavaş, gitmeyi sevmeyen bir at. Zeyna'yla yaşadığımız kaçırma olayından sonra Mahir hoca bana yavaş bir at vermeyi uygun görüp Efe'de karar kıldı. Ben de sürekli farklı farklı atlara binmektense, bir süre aynı atla çalışıp bir çeşit bağ - bu şartlarda ne kadar olabilirse - kurabilmeyi istediğim için aslında "bana uygun bir at" bulunmuş olması fikrine sevinmiştim. Ne var ki, ben de doğası gereği yavaş sayılabilecek bir insanım, yükseleni Oğlak biri olarak :) bir de gitmeyen atla durum iyice içinden çıkılmaz hale gelmez mi, aslında beni dengelemesi için "giden bir at" daha uygun diye düşündüm başta, ne biliyim bir Elena, bir Zeyna :) olsun mesela... Ama giden atla da, ben gitmiyorum o beni "götürüyor" olduğu için şimdiye dek, ve bu da hiç de istenir bir durum olmadığı için, aslında en uygunu gerçekten de gitmeyen atı götürebilmeyi öğrenmem belki. Sonra giden atla da gidebilmeyi, gerektiğinde tutabilmeyi öğrenme kısmı belki kendiliğinden olacak. O yüzden Mahir hocanın başka planları yoksa, en azından bir süre istikrarlı bir şekilde Efe'yle çalışmanın iyi olacağına kani oldum. Ama tabi hayat ne getirir götürür bilinmez.
Ya olduğun gibi zannet, ya zannettiğin gibi ol ( !)
İki haftadır dörtnala kaldırmakta zorlandığım Efe'yi, önüme dörtnala kalkan bir atın rehberliğinde ancak dörtnala kaldırabiliyorum. Halbuki daha önce bindiğim ve manejde dörtnal yaptığım hiç bir atta, Taykız, Olympia, Barbie, Tarabya, hatırladıklarım, böylesine zorlanmamıştım. Ve de bir yavaş at klasiği olarak, Efe beni değil de, ben Efe'yi taşıyormuşum gibi hissediyorum çoğunlukla, sürekli temposunu artırmaya , onu daha hızlı götürmeye çalışırken.
Ve fakat bugün çok enteresan bir şey öğrendim, ben sanıyorum ki, onu hızlandırmak, gitmesine yardımcı olmak için çırpınıyorum, bugün mahmuz da taktım mesela, bacak yardımlarıyla, kalçamla iterek, sürekli içimden veya dışımdan ses ve sözcüklerle onu teşvik etmeye çalışarak, vs... Fakat bugün Mahir hoca dersten sonra, atın üzerinde çok güzel, hani derler ya "kitabına uygunca" durduğumu ve oturduğumu, ne var ki hayvanı götürmediğimi, tersine tuttuğumu, bacaklarımın hareketsiz kaldığını, bacak yardımlarını yeterince yapmadığımı, kalça hareketiyle atı itmediğimi, dizginleri çektiğimi, vb şeyler söyledi. "İçten içe gitmek istemeyen bir insan"ın yapacağı şeyleri yani... Ben açıkçası çok şaşırdım bu duruma, çünkü hiç böyle olmadığımı zannediyordum. Hadi bindiğim Tarabya veya Zeyna olsa, belki tutma temayülünde olurdum evet ama, tersine Efe'yi götürmek için kendimi paraladığımı sanırken, dışardan hiç de öyle görünmüyormuşum...
Sonra Âli benzer bir eleştiriyi, araba için de getirdi, "gaza basmıyormuşum" orda da. Yani geri kalıyormuşum, özellikle yokuş çıkarken arabanın talep ettiği gazı vermekten...
Demek ki farkında olmadığım, içsel bir direnç var, dedim sonra kendime. Her ne kadar yaz boyunca kendimle yaptığım çalışmalar, özgüven konusunda bence epey bir adım atmamı sağlamış olsa da, gitmek söz konusu olduğunda, belki başka türlü, ya da belki daha derinlerde, bir direnç var belki.
Ve belki de bu direncin, yurtdışına gitmek ve bir süre orada yaşamak için yaptığım üç teşebbüsün üçünde de geri çevrilmiş olmamla da bir alakası var. Bana sorarsanız, gayet iyi hazırlanmış, "gitmek üzere" başvurular hazırlamıştım her birinde, ama her defasında bana "burada kal" dediler. Bu konuda da Âli bana, "sen aslında gitmek istemiyorsun" demişti. Kaçmak istiyordum belki daha çok, evet... Kaçmak isteyinceyse, kaçırıyorlar gerçekten! Ama içten içe gitmek istemeyince de, gidemiyorsun. Belki atta olanla, hayatta olan aynı mesele. Ve birini çözdüğümde, ben gerçekten hangisini istersem, kaçmak değil ama gitmek veya kalmak, ikisi de hakkıyla mümkün olacak.
Velhasıl, anlayacak, öğrenecek, aşacak, daha pek çok şey var. Hem atta, hem hayatta...
2 yorum:
kendimden çok şey buldum, çok hoşuma gitti yazın. Zihnine sağlık :) sevgiler,
memnun oldum :) sevgiler...
Yorum Gönder