Lascaux mağarası, ~M.Ö.15000

6 Mayıs 2011 Cuma

Kaçırıldım!

Muhtelif Taşlar
En başından beri bildiğim ve sıklıkla deneyimlediğim birşey, atlarla olan maceramdaki her irili ufaklı yeni olay, bana kendimle ve hayatımla ilgili bir şeylere işaret ediyor, bana görünürdeki ilk anlamlarının ötesinde şeyler anlatmaya çalışıyor oluyor. Büyük konuşmak çok doğru değil ama, son derste yaşadığım olay, belki de atlı yolumda bir mihenk taşı veya bir mezar taşı olma potansiyelinin her ikisini içinde barındıracak kadar önemliydi.

Henüz hangisi, bilemiyorum. Ama kötüyü çağırmamak adına, buraya iyisinin resmini koydum. Dün gece Hıdırellez vesilesiyle de, güzel şeylerin resmini çizip kendimce bir dua yazdığım kağıdı, gül ağacım olmadığı için sardunya saksısına koydum. Mutfakta ise Hızır bereket getirsin diye buğday, pirinç vs kavanozlarının kapağını açık bırakıp yattıktan sonra, bir çıtırtı geldi mutfaktan. Kalkıp baktım birşey yok, Hızır geldi herhalde deyip yattım. Herkese bereketli bir bahar ve yaz dilerim.


Daha öncelerden başlamak gerekirse, geçen sene sonlarında artık Barbie ile barışıp onunla yaptığım muhtelif binişler ve çiftlikte daha uzun kalışlarım sonrasında, Mahir hoca bana yeni bir at arayışına girdi. Bir dönem Çizmeli isimli damızlıkken binek atı olarak kullanılmaya başlanan alımsı bir İngiliz atıyla, yakın dönemdeyse -yanlış hatırlamıyorsam Bulgar olan Taykız ile (bu ırk meselesini problemli bulduğum için pek önem vermiyorum, önem verip merak edenler bağışlasın), arada sırada da Furkan gibi tek seferlik binişlerle, ayları geçirdik. Kısmen atlardan, kısmen benden kaynaklı sebeplerle, Mahir hocanın içine sinen bir binici-at uyumu kurabildiğimiz, belirli bir ivmeyle kendimi geliştirebildiğim bir ikili oluşmadığından, arayış ve denemeler sürüyor.


İki önceki ders: Tarabya
Bundan önceki derste, ben gittiğimde Mahir hoca arazideydi. Tam ders başlangıç sıralarında hoca Tarabya'nın üstünde, o sırada içerdeki binişi seyrettiğim kapalı maneje geldiler. Ve attan atladığı gibi "hadi bin" diyerek beni çamur içindeki Tarabya'ya bindirdi :) İlginçtir, ben Tarabya'ya bineceğimi biliyordum. Çünkü Mahir hocanın "Taykız'la olmadığımızı" düşündüğünü öğrenmiştim, ve o sabah çiftliğe gitmek için sahil yolundan Sarıyer otobüsündeyken, "acaba hangi atı verecek bana, o mu bu mu" derken birden otobüste gelinen durakları söyleyen kayıtlı ve ruhsuz kadın sesi duyuldu: "Tarabya".

Tarabya hareketli arazi gezisi sonrasında onca yorgun olmasına rağmen beni o derste epey yordu. Biraz ben Tarabya'nın hızlı bir at olduğunu ve şimdiye dek onunla hiç dörtnal gitmemiş olduğumu bildiğim için, biraz üstünde Mahir hocanın eyeri olduğu için, ve bu eyer bana değişik geldiği için, biraz kötü bir ayakkabı seçimi sonucu üzengide ayaklarım sürekli kaydığı için, belki biraz manejde seyirci olduğu için, Tarabya soğumasın diye kendi ısınma süremi kısa tutmak durumunda kaldığım için, vs zibilyon bahanenin arkasında aslında kısaca iyi binemediğim için çok iyi bir biniş olmadı. Ne oldu derseniz, bir kere atın kemiğinin formuna göre oturan, ve neredeyse bir eyerden ziyade örtü gibi olan eyerde dengemi sağlamakta epey zorlandım. Dörtnala her kalkışımızda ve hemen her engel atlayışımızın akabinde atı içeri kaçırdım. Düzenli ve sürekli bir dörtnalı yakalayamadım. İki kere atın boynuna yapışmama vesile olacak şekilde dengemi kaybettim, hatta birinde boynunun yanından seyirterek iki ayağımın üzerine indim. Fakat onda da ayağım üzengide kaldığı için pek kaymak gibi bir iniş olmadı. Fakat sonradan aslında Sally Swift'in "centering" dediği merkezimi bulma meselesini yapmadığımı, merkezimin tedirginliğim sebebiyle fazlasıyla yukarda kaldığını, dengemi de bu yüzden iyi koruyamadığımı anladım. Nitekim dersin sonunda, ayaklarımı üzengiden çıkartıp adi süratliyle giderken, ağırlık merkezimi aşağıya, sakral bölgeme indirdiğimi hayal edip, Tarabya da yavaş bir ritmle gitme isteğime itiraz etmeyip, düşmeden gidebilince, bu denge meselesinin eyer filan gibi fiziksel durumlardan çok zihni olduğunu geç de olsa anlamıştım. Ne var ki dersi, "henüz Tarabya da değil" anafikriyle bitirmiş olduk.


En hareketli ders: Kısım 1 - Düşüş
Bu hafta ise şimdiye kadarki en hareketli dersimiz oldu. At arayışını bu sefer Zeyna'yı deneyerek sürdürdük. Zeyna oldukça genç, küçük, al bir kısrak. Adını boşuna Zeyna koymamışlar, hem yaşı hem belki biraz da karakteri itibariyle, içinde sen üstten bastırdıkça o alttan taşan, kelimenin tam anlamıyla o küçücük kabına asla sığmayan bir enerjisi, ateşi var. Bu çok güzel bir şey tabi, gerçek bir at ruhu! Ve fakat, ben bütün ders boyunca Furkan'ın arkasından gidince "üf hadi şu mıymıntıyı (Furkan'dan bahsediyoruz!) yandan geçip dörtnala kalkalım" diye kıpır kıpır olan, biz öne geçtiğimizde ve "hadi dörtnala kalkalım" dediğimizde de manej yolunda ve muntazam bir dörtnal değil de bodoslama içeri kaçtığı dengesiz denemelerden kurtulamadım. Engelleri de bir rahatça, bir yanından seyirtip kaçarak, bir durup, bir gereğinden büyük bir hareketle atlayarak geçtiği kısacası bol şaşırtmacalı şeyler oldu. Tam bir cadaloz! Velhasıl bu ani hareketlenmelerinin neticesinde, üzerine koştuğu Furkan'ı da "oynattı" ve Âli, birincisinde Furkan'ın üstünde kaldığı bu oynamanın ardından hemen ikincisi gelince, kendini ilk kez yerde buldu. Ciddi bir hasar yok. Haftaya bu ilk düşüşün pastasını yiyeceğiz.


En hareketli ders: Kısım 2 - KaçışDüşüş sonrasında daha kontrollü bir miktar daha biniş yaptıktan sonra dersi bitirdik. Dersin sonunda bu sefer ayrı ayrı birer dörtnal denememizi teklif etti Mahir hoca. Âli düşmenin etkisiyle ağrıyan sırtının çekincesiyle, ben de yeni bir patlama ve ortalığı dağıtma durumuna mahal vermemek çekincesiyle, istemedim. Başıma gelecekleri bilseydim, istemez miydim! :)

Manejden çıkıp, restoranın önündeki otopark alanının içinden geçerek, otluk topraklık bir alanda enerjilerimizi boşaltıp, sonra dönüp ahırlara gitmemizi istedi Mahir hoca. Âdeta ile. Giderken peki güzel, arada süratliye kalkmak istese de. Dönüşte ise, Zeyna iyiden hareketlendi. Önce süratliye kalktı. Hızını düşürmeye çalıştım, fakat bir noktada ipler kopmaya başladı. Olacakları anlayan Mahir hoca arkamızdan bu tarafa dönün diye seslendi.


Hocayken bildiğini Talebe iken unutmak
Mahir hoca istikametini ahırlara doğrultan Zeyna'nın kaçmaya meyledeceğini hissedip, beni geri dönmeye, kendisinin ve Furkan ve Âli'nin olduğu sürü ortamına çağırsa da, ben dön(e)medim. Dönsün diye küçük bir hamle yaptım, ama o hamle gerçekten küçük ve etkisiz kaldı, ve de, "e madem ahıra gitmek istiyor, gidelim o zaman bir an önce" gibi bir mantıkla "bıraktım". Yani tam da Zeyna'nın kopmak için beklediğini yaptım.

Hayatımın belirli bir kısmını hoca, bir kısmını ise -hepimiz gibi- öğrenci olarak geçiriyorum. Hocayken zaman zaman rastladığım ve bildiğim bir şey, bazen öğrenciler onlardan istenen bazı şeyleri "neden" istediğimizi anlayamayıp ikna olmayabiliyorlar. Halbuki hocalar biliyor ki o şey gerekli ve önemli, nitekim çoğu öğrenci bu tür şeyleri mezun olduktan ve üzerindeki öğrenci kabuğunu çıkardıktan sonra ayırdediyor. Hocanın her dediği doğrudur, her dediği sorgulanmadan yapılmalıdır anlamında söylemiyorum tabi, ama altında fitili ateşlenmiş bir bomba varsa talep edileni sorgulamak pek akıl kârı olmayabiliyormuş. Deneyimle gördük.


Kaçış
Nitekim, Zeyna kaçtı. Bu şimdiye kadar ki en hızlı dörtnalımda önce kapalı manejin önündeki çitlere doğru bodoslama koşarken birden seğirtip aşağı ahırlara doğru kendini koyverdi ve boksunun önüne gelince fren yaptı. Hızı sebebiyle hemen duramadı, bir iki boks ötede durdu. İndim. Akabinde tüm seyislerin maskarası oldum, tahmin edebileceğiniz üzere :)

Yalnızca saniyeler süren bu olay tabi ki çok uzun sürdü ve bir sürü şey oldu o bir kaç saniyede benim için. Zeyna ipini koparıp (mecazen) benimle bağlantısını tamamen yitirdiği ve dörtnala kalktığı ilk anda "Eyvah!" duygusu (daha argo bir tabir var aslında tam duyguyu ifade eden...) sardı beni. Dışarıdaydık, düşmek fikrini düşünmek bile istemiyordum, çok hızlı ve bodoslama gidiyorduk, Zeyna'nın ne yaptığını bildiğinden hiç emin değildim ve tıpkı onun bana güvenmediği gibi, ben de ona güvenmiyordum. Sanırım dizginlere asıldım o sıralarda durdurabilmek adına. Sonra aşağı ahırlara seyirttiği noktada, Zeyna'yı bu noktadan sonra durdurmanın artık mümkün olmadığını anladığım anda bir karar verdim. Merkezimi buldum, onunla kalmaya ve onunla gitmeye başladım. Yani zaten o beni götürüyordu, ama ben içinde bulunduğum koşul ve durumu reddetmeye devam etseydim, belki de düşecektim. Gidelim bakalım nolacak dedim, nitekim bu gidiş oldukça kısa sürdü, ahırına gelen Zeyna aniden durdu. Yani ders içinde ders, atta veya hayatta, eğer durduramıyorsan, beraber git!

Bu aşırı adrenalin ve olayı kazasız atlatmış olmanın rahatlığı ertesinde tabi ki epey eğlendik. Mahir hoca bizim ardımız sıra "sürü kaçıyor, bir pislik var!" heyecanı tehlikesine karşın Furkanla Âli'yi yedekte getiriyordu. Kıs kıs gülerek :) Seyisler de epey eğlendiler benle. Evet gerçekten çok komik bir durum. Neyseki durumu ben de gülebilecek şekilde belasız atlattım. Şükürler olsun. Ne var ki eve gidip üzerine düşündüğümde, artık pek gülemez oldum. Olay anını düşününce sırıtmama engel olamıyorum ama, işin ötesine geçince kendimi çok ciddi bir eşikte, belki de artık ata binmeyi bırakmamla sonuçlanacak bir eşikte buldum. Hadi gene çağırmayalım, ata bu şekilde binmeyi bırakmam diyelim...

Teknik anlamda hala iyi bir binici olmayabilirim. Baldırlarımı, ellerimi hala çok doğru kullanamıyor, iç dizgini fazla çekip, dışı fazla serbest bırakıyor, baldır yardımını bir sürekliliğe dönüştüremiyor, topuklarımı ve bileklerimi çok iyi kullanamıyorum hala. Ama tüm bunlar, zaman ve deneyimle halledilecek meseleler. Kimisi için üç günde, kimisi için üç yılda. Mühim olan o değil. Beni bu eşiğe getiren bu değil, "ben ata binme tekniğini öğrenemeyeceğim galiba" durumu değil. Bu eşik bir zihin durumuyla ilgili. Ki benim esas problemim de zaten bu diye düşünüyorum.

Hala bu eşikte düşünmekteyim. Ve bu muhasebe oldukça uzun bir başka alan gerektirdiğinden, bir sonraki sefer devam edeceğim. Ama ip ucu vermek gerekirse, bu eşik, ata hükmetmek, atı kontrol etmek, onun üzerinde otorite ve hiyerarşik bir üstünlük kurmakla, yani iktidar'la alakalı. Ve benim tüm bu ilişki biçimlerini, hayatımın her alanından çıkarmaya çalışmak şeklindeki belki biraz saplantılı "davam" sebebiyle, "o kontrol" ile "bu kontrol" arasındaki varsa ince farklılıkları ayırdedemeyip, topunu birden içsel olarak reddetmem, ve yap(a)mamamla alakalı.

Ne demek istiyorum? Ayrıntılar, sonraki zamana...

0 yorum: