Zeyna'nın beni kaçırma hikâyesini şurada anlatmıştım. Ve o yazının sonunda, yaşadığım bu olayın temelinde, iktidar'la olan problemli ilişkim olduğunu düşündüğümü çıtlatmıştım.
İktidar kurmanın, ister zorla olsun, ister kendini bir şekilde meşru bir zemine oturtan bir otorite üzerinden olsun, şiddet'i doğurmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Bugün dünyadaki tüm acıların, gerek insanların birbirleri arasında yaşadıkları çatışmalar, gerek doğaya ve diğer canlılara yaşattıkları ve sonunda yine kendilerine dönen acıların, insanın tahakküm kurma, sahip olma, muktedir olma ve bunu mümkün olan her zeminde kullanma hırsından, ya da hastalığından, kaynaklandığına inanıyorum. Dinler arası, milletler arası, etnisiteler arası, veya cinsiyetler arası her tür ötekileştirme ve çatışma, insan olmayan hayvanlara uygulanan keyfi ve sistematik zulüm mekanizmaları, doğaya sahip olma zihniyetinin yarattığı ekolojik yıkım süreci, hepsi bence aynı temelden besleniyor. Bu görüşüme kısmen veya tamamen katılabilir veya katılmayabilirsiniz, zaten atçılık bağlamında mesele bu değil. Mesele, iktidar ilişkilerine duyduğum bu tepkinin atla kurduğum ilişkiye de yansıması. Meselâ, şiddetsiz ve kimse üzerinde güç kurmaya kalkmadan yaşama gayem sonucunda, atın eğitimi sırasında şiddete dayalı uygulamalara değil, "natural horsemanship" dedikleri doğal bir atçılık anlayışına sempati duyuyorum, kamçı ve mahmuz gibi doğrudan şiddet veya şiddet tehditi çağrıştıran binicilik araçlarını pek gönüllü kullanamıyorum, ve, ne kadar gerçekçi bilemiyorum ama, tahakküm değil de uyuma ve birlikteliğe dayalı başka tür bir atçılık hayali kuruyorum. Bunlarda belki çok da sorun yok. Ama benim iktidar ve şiddet sakınımımın daha doğrudan bir yansıması olarak, at üzerinde kontrol kurmak, "ata istemediği şeyleri yaptırmak" gibi şeylere içsel bir direnç gösteriyor, biniş esnasında at benle işbirliği yapmazsa çabuk pes ediyor, "dizginleri çabuk bırakıyor"um. Doğru birşey mi yaptığım? Hiç değil. Böyle binici olunur mu? Olunmaz tabi.Empati ya da Atı insan yerine koymak
Kaçırılma olayının biraz ertesinde, artık sakin kafayla durum değerlendirmesi yaparken, Âli beni "atları (ve aslında tüm hayvanları) insan yerine koymakla" eleştirdi. Atın esasen kendi "istediğinin" böyle bir kontrol ve otorite olduğunu, çünkü atın bir sürü hayvanı olduğunu ve bir lidere ihtiyacı olduğunu, ben "eşitlik", "şiddetsizlik", "iktidardan sakınmak" uğruna böyle bir tahakkümden kaçınırken, onu daha çok güvensizlik ve korkuya sevkettiğimi vs konuştuk.
Empati kurmak, yani kendini başkalarının yerine koyup onların bakış açılarını, hassasiyetlerini, dertlerini anlamaya çalışmak, bunca farklılıkların olduğu bir dünyada bir arada yaşayabilmenin olmazsa olmaz koşulu. Fakat insanların kendi aralarında pek kuramadıkları bu empatiyi insan türü dışındaki hayvanlarla kurmak bir nebze daha da çetrefilli oluyor. Âli'nin beni uyardığı şekilde, ben hayvanları anlamaya, onlara şiddet uygulayıp uygulamadığıma veya onlar üzerinde tahakküm kurup kurmadığıma , kendi tahakküm ve şiddet tanımlarımı referans alarak karar vermeye kalkıyorum. Yani kelimenin tam anlamıyla kendimi atın yerine koyuyor ve "biri bana benim şu anda bu ata yapmaya kalktığım şeyleri yapsa, yani mesela böyle tepeme binip kamçı gösterip beni yanda boş yol varken engellerin üstünden atlatmaya kalksa, bana şiddet uygulandığını, üzerimde güç kullanıldığını düşünürüm" deyip, atın da öyle algıladığını varsayıyorum. Halbuki atlar tabi ki insanlardan farklı hayvanlar. Bizim için şiddet emaresi olan, tehdit olan, güç kullanmak olan herşey at için aynı anlama gelir mi?Fakat tabi bu yaklaşımın diğer aşırı ucu da en az benim bu "aşırı-empati" halim kadar sorunlu. Yani kalkıp da "onlar bizden tamamen farklı, kendi yaşamsal temellerimiz üzerinden onlara dair hiç bir çıkarım yapamayız, antropomorfizm olur bu, çünkü onlar bambaşka". Bu kadar da değil bence. Bu da aşırı bir insan-merkezci zihniyet. Bu zihniyet de "bambaşka" diyerek, "hayvan" diyerek grupladığı canlı türleri içinde, mesela bir sinek ile bir orangutanı aynı kefeye koyuyorken, insanı bambaşka bir yere koyuyor. Ama böyle mi gerçekten? Gayet aşikar değil mi bir insanla bir orangutan arasındaki benzerliğin, bir sinekle bir orangutan arasında olandan kat kat fazla olduğu misal olarak...
Yine de farklılıklarımız var tabi insan olmayan hayvanlarla aramızda, ama temelde biz insanların da "hayvan" olduğu, "hayvani" bir doğaları olduğunu (bunu "vahşi" anlamında söylemiyorum), ve çoğunlukla da bu özdeki doğamızı bastırdığımız için farklılaştığımızı düşünüyorum. Bazı hayvanlarla daha çok, bazı hayvanlarla daha az ortak noktalarımız vardır. Ama mesela hayatta kalma, acıdan sakınma, güvenlik, yemek, barınma, (ve bazıları için) sosyalleşme gibi bir takım temel yaşamsal ihtiyaçların, tüm canlılar için ortak olduğunu görmek o kadar zor değil. Mesele, daha inceliklerde, insanın uyguladığı şiddet, tahakküm, hiyerarşi biçimleriyle, hayvanların kendi sürüleri arasında kurdukları bu tür ilişki biçimleri arasındaki benzerlik ve farklılıkları anlamaya çalışırken ortaya çıkıyor. Nihayetinde, bir atın kalkıp da, içinde yaşadığı sürüdeki hiyerarşi, liderlik, ve bunun getirdiği çeşitli şiddet uygulama durumlarına itiraz etmesi söz konusu değil. Kısacası ikisinin arasını bulmak, bir noktaya kadar farklılıklarımız anlayıp, kendi algılarımızı onlara yansıtmamak, ama daha derinlerde de o kadar farklı olmadığımızı anlayıp, atın kendi gereksinim ve isteklerini göz önünde bulundurarak, ölçülü bir empati kurabilmek herhalde mesele.
Dolayısıyla, eğer atla birlikte olmak istiyorsam, onun dilinden konuşmak, onun kurallarına göre oynamak zorundayım, bunu anladım. Bu oyunda ise, liderlik var, hiyerarşi var, kontrol var, otorite var. Çünkü at bir av ve de bir sürü hayvanı. Bizim uyguladığımız biçimiyle değilse de bir çeşit hiyerarşi, ve liderlik ilişkisi onun doğasında zaten var. Ben hep "şiddet" ekseninde düşünürken bu kavramları, Âli "güven" ekseninde düşünmeye sevketti beni ve nihayet farkettim. Maharet, bu liderliği şiddet ve tehdit üzerinden değil, güven üzerinden kurabilmekte.
Bu durumu idrak edince sordum kendime, "peki ben atlarla bu güven ve liderlik ilişkisini sadece mevcut iktidar konusundaki tepkilerim sebebiyle mi kuramıyorum" diye... Bu soruyu dürüstçe sorunca, atlar kulağıma yine benim kendimle, derinlerimle ilgili şeyler fısıldadılar.
Güven, özgüven
Ben iktidar ilişkilerinden kaçınıcam derken, bir birliktelik kurmaya çalıştığım hayvanın en temel ihtiyacı olan "güveni" kurmanın yolu olan liderlik edebilme yetisinden de kaçınmış oluyorum. Yaptığımız arazi çıkışlarında hep en önden giden bir liderin verdiği güven sayesinde bu gezintilerin mümkün olduğunu anladım. Hayatta bir zaman, kendi başımıza, yani sadece at ve ben olarak, birlikte bir gezinti yapabilmenin koşulunun bu güveni tek başıma sağlayabilmek olduğunu... Fakat anlamak yeterli mi? Ya da sorun sadece bu muymuş? Tabi ki değil. Soğan gibi, bir katmanı soyunca, alttan başkası çıkıyor.

Görece soğukkanlı sayılabilecek, pek kolay "panik" olmayan bir insan olduğumu sanıyorum. Şimdiye kadar da muhtelif ufak kriz veya kriz ihtimalini, paniğe kapılsam çok daha kötü sonuçlara mahal verebilecekken, sakin kalarak atlatmışımdır herhalde. Örneğin rüzgarlı bir havada manejde biniş yaparken, "eyvah bugün hava rüzgarlı" gibi endişelere mahal vermiyor, at endişelenirse kendimce ben onu sakinleştirmeye çalışıyorum. Ama bu "sukunetinimi" ve bunu mümkün kılan "güven"i nereden alıyorum diye sorduğumda bugün, "kendimden" cevabını veremedim. Bilakis, farkettim ki, ata vermeye çalıştığım güveni, ben de zaten büyük oranda ödünç alıyormuşum... Önümdeki veya arkamdaki attan alıyormuşum, manejdeysek manejin duvarlarından, yerdeki kumdan alıyormuşum, büyük ölçüde de Mahir hocadan alıyormuşum. Neden öyle yapıyormuşum? Çünkü öylesi daha kolaymış, daha rahatmış, sorumluluk yokmuş... Oh ne güzel hayatmış! Ama yani benim özgüvenim tavanlara vurmuyormuş...
Hayatta şu an içinde bulunduğum duruma ve yaptığım şeylere bakınca, kendi başarı kriterlerime göre oldukça başarılı olan, kendinden memnun olan, gerek iş gerek duygusal gerek manevi yaşamında iyi kötü bir ivmeyle giden bir insan olarak tanımlarken kendimi, özgüvenimin hiç de sandığım kadar yüksek olmadığını anlamak biraz şaşırtıcı ve sarsıcı oldu. Bu kavramayı destekleyen bir diğer olay, güzel bir tesadüf (?) eseri aynı sıralarda araba kullanmayı öğreniyor olmam.
Son bir kaç haftadır, haftasonları Âli'yle bana araba kullanmayı öğretmeye çalışıyoruz. Bu derslerde de en son farkına vardığım bir şey, Âli bana ne kadar çok "şunu yap, bunu yap, vitesi 3'e al, debriyaja bas" vs derse benim için o kadar kolay oluyor. Ama o da pek böyle dikte etmiyor ve "ne yapmam gerektiği kararı"nı ben vermek durumunda kalınca, tedirgin olabiliyorum. Hele ki mesela işlek bir kavşakta, veya bir yokuşta, önce durup sonra vakit kaybetmeden ve arkadakileri dellendirmeden kalkmam gerektiğinde, yani Âli'nin yönlendirmelerinin değil benim eylemlerime tabi olduğumuz kritik anlarda, "eyvah şimdi stop edeceğim ve birden arkamdaki yüzlerce araba kornalarına ve selektörlerine asılacak ve sonsuza kadar karşıya geçemeyeceğiz ve herkes benden nefret edecek!" paniğine kapılabiliyor ve bu kadar kötü şeyler olmasa da çok rahatlıkla yapabileceğim eylemlerde tekleyebiliyorum. Neden? Çünkü o anlarda debriyaj, fren ve ben başbaşa oluyoruz, direksiyon (isterseniz dizgin de diyebiliriz) sadece bende oluyor, karar ve sorumluluk bana ait oluyor. Bu durumdan kaymak gibi çıkabilecek teknik bilgiye sahipken, benzer durumları kritik olmayan zamanlarda rahatlıkla gerçekleştiriyorken, o anlarda kendime dair inanç ve güvenim sarsılınca, bedenim de o şekilde davranıyor... Arabadayken bacaklarım titriyor ve ayağımı debriyajdan çabuk kaldırıveriyorum, direksiyonu veya atın üzerindeyken dizginleri tutuş kararlılığımda zayıflama oluyor ellerimi açıyorum, genel anlamda da donup kalıyor ve ne bileklerimi ne de baldır yardımlarını kullanamıyorum, tutunmuyorum, bırakıyorum, vazgeçiyorum, kontrolü kaybediyorum, vs...Yanlış anlaşılmasın, ne arabada ne de atta, son derste Zeyna'nın hayatımda ilk kez beni kaçırması, ve de belki arabayı bir iki kez stop ettirmek dışında (kimse de arkadan kornaya asılmadı) ciddi bir sıkıntı, öyle korkunç travmalar yaşamış filan değilim. Biraz derinlikli, detaylı analizlerle, kendini her zaman belli etmeyen, sinsi bir zihin durumuna işaret ediyorum daha ziyade. Bu zihin durumunu ise araba değil ama at anlıyor... O yüzden bu zamana kadarki binicilik öğrenimimi çok baltalamadıysa da bu keşfettiğim hal, ancak "bir yere kadar" gitmeye izin veriyor. Ve anlıyorum, bu eşiği geçmenin vakti geldi. Sadece atta mı, hayır aynı zamanda hayatta da.
Nihayetinde atlar bana bir kez daha benim kendimle ilgili çözmem gereken bir şeye işaret ettiler. Atına güven verebilmek için önce kendine güvenmek gerektiğini, atla kuracağın ilişkinin bu güven kaynaklı olması gerektiğini, açık, kararlı, net olmak, kendini her zaman doğru ortaya koymak, tereddüt etmemek, "assertive" olmak ve tutarlılık ve süreklilik arz etmek gerektiğini. Ve binici bu durumu sağlarsa ancak, atın kendi rızasıyla senle olabileceğini...
Farketmek bir aşama, ama esas harekete geçmek, bunun için birşeyler yapma kısmı tabi...
2 yorum:
Bunlari arastirip inceliyor olman ne kadar guzel! cok mutlu oldum! www.istanbulequestrian.com bir bak istersen :) ilgini cekebilir.
Tavsiye için çok teşekkür ederim! Bilmiyordum İstanbul'da böyle bir imkan olduğunu, mutlaka soruşturacağım :)
Yorum Gönder