Her dersten sonra içimde bir eksiklik duygusu oluyor. Her ne kadar artık ahırlara gidip atlarımızı maneje kadar kendimiz getirip götürsek de, atlar seyisler tarafından hazırlanıp, bokslarından ayağımıza seyislerce getirilip, ders sonrasında seyislerce geri götürülüyorlar. Atın kocaman hayatında, sadece onun benim için hazırlanıp getirildiği, ve sonra o hayatına geri götürüldüğü aralıktaki küçücük bir kısmına temas etmek duygusu, bir noktadan sonra yetersiz kalmaya başlamıştı. At sadece binicinin altındayken yaşayan bir varlık değil ki... Onu anlamak, onunla anlaşmak için daha fazlasına, daha çoğuna değmek gerektiğini düşünüp duruyordum. Arada ahırlarında onları ziyaret edip, izin verenleri sevmek, onlara küçük yiyecek ödüller götürmek iyi bir adım belki ama yeterli değil...
İşte iki haftadır, çok güzel bir şey oldu. Atlı hayatımda belki ilerde bir dönüm noktası daha diyeceğim bir şey. Dersten sonra çiftlikte kalıp, gönüllü usülü hem ucundan atların bakımına yardım ediyorum (ya da daha çok ayak bağı oluyorum ama neyse ki anlayışla ve nezaketle karşılanmaktayım :)) hem de bu sayede işin sahne arkasına geçip, atlarla kurduğum temasın alanını genişletiyorum.
Geçen hafta iki pony'ye lonj yaptırdım mesela. Ve sonra Gizemle sırayla birimizin lonj yaptırdığı ata diğerimiz bindik. Üstelik eyersiz! Eyersiz ata binmek dünyanın en sıcak, en huzurlu duygularından biri. Ana kucağında olmak kadar büyük bir "ev"de olmak hissi. Gerçekten tarif ötesi. Tevekkeli değil hipoterapi denen bir tedavi yönteminde atlar kullanılıyor. Şifa ve atlar konusuna daha önce izlediğim bir film (At Çocuk) vesilesiyle de değinmiştim.
Bu hafta ise, geçen hafta lonj yaptırdığım ve lonjda bindiğim ponylerden biri olan Mevsim'e manej içinde serbest biniş yaptım ve biraz çalıştırdım onu. Daha doğrusu karşılıklı birbirimizi çalıştırdık.
Sanırım küçük atları daha çok seviyorum. Mevsim bir pony fakat ponyler arasında görece büyük, daha doğrusu kalın bir hayvan. Koca kafalı ve kalın enseli olmakla beraber çok güzel bir kula at kendisi. Oturuşu ve sırtı çok rahat, üzengi boyu da benim için yeterli uzunluğa çıkabiliyor. Biraz Orta Asya halklarının, Moğolların atları gibi galiba. Zaten Mahir hoca da boşuna "Cengizhan'ın atı" diye dalga geçmiyor :) Tabi hızlı olması, içeri kaçmaya ve diğer ponylerin poposunun dibine girmeye çalışma gibi huyları biraz zorlasa da, sonrasında diğer ponylerle aramıza belli ve sabit bir mesafe koyunca, ve içeri kaçmasını önlemek için dizgin ve vücut ağırlığı kullanımı konusundaki yönlendirmelere uyunca, iyi anlaştık. Çok keyif aldım! Daha önce en keyifle bindiğim bir başka at olan Elena da diğer atlara göre alçak bir at olunca, kendi kendime görece küçük atlarla daha iyi uyum sağladığımız sonucunu çıkardım. Ama tabi tespitimden cayma hakkım her daim saklıdır:)
Sonrasında attan inip, kolon bağını gevşetip, onu boksuna götürüp, eyerini ve başlığını çıkarmak, terini havluyla kurutup ona masaj yapmak, ve (bu hafta değil ama geçen hafta) tımar ve fırçalama gibi bakımlarını yapmak, atla olan teması daha öte bir boyuta taşıyor.
Gittikçe daha ciddi bir oranda, haftanın diğer günleri (ata gittiğim gün olan) Perşembe'yi iple çekerek geçmeye başladı. Sonumuz hayrolsun...
2 yorum:
Mevsim ile, bu tatli cadi ile lonj yapmak da ayri bir dert :) Sen lonj derdindesin o ise iceriye kacip, yanina gelip kendini sevdirme ve isten kaytarma derdinde :)
Ozledim cok, hepsini tek tek sev benim icin de..
Pinar
Sen gelince beraber severiz :)
Yorum Gönder