At Çocuk(2009)'tan sonra atlı filmleri yazmaya, diğer iki doğumgünü hediyem olan
The Long Shot(2004) ve
The Silver Stallion(1993) ile devam ediyorum.
The Silver Stallion Russell Crowe'un oynadığı 1993 yapımı bir film ve Avustralya'da, Avustralya'nın
Brumby atları arasında geçiyor. Bu film de öyle çok büyük bütçeli bir film olmamakla beraber ben izlemekten keyif aldım. Bir çocuk filmi olarak değerlendirilebilir, zira film naif bir dille bir masal anlatıyor ve zaten çizgi film versiyonu da yapılan bir çocuk kitabı serisine dayanıyor. Masalı, filmdeki bir annenin kızına anlattığı bir masal olarak dinlediğimiz için, aynı anda hem masalın kendisini, hem de anne-kızın gerçek hayatlarındaki hikayesini izlerken, bu iki öykü bir yerde kesişiyor. "Vahşi"
brumby atlarına dair bir film olduğu için, bol bol özgür ve serbestçe koşan at görmek bile tek başına keyifli. Atların kavgaları ve hikayelerinde ise biraz fazlaca
antropomorfizm var. Yani sanki at hayvanı değil de bunlar insanlarmış gibi bir takım özellikler ve insani olaylar yaşanıyor, ve
aslında o atların hiçbirinin
özgür olmadığını biliyor olmanın burukluğu söz konusuydu benim için. Özellikle atların dövüş sahneleri fazlaca kurgusal geldi bana. Fakat bunları bir yana bırakırsak, film hem güzel sahneleriyle, hem atın yakalanıp "kırılması" süreci ve at-insan, doğa-insan arasındaki gerilimli ilişkiye dair sorduğu önemli sorularıyla, bence izlenmeye değer. Masalsı ve çocuklara yönelik bir naiflikle anlatılan hikayelerden hoşlanmıyorsanız bile (ki ben çok severim), kardeşlerinize ve/veya çocuklarınıza izletmenizi kesinlikle tavsiye ederim.
The Long Shot(2004) ise malesef benim için tam bir hayalkırıklığıydı. Hikaye gerçekten potansiyel taşıyor halbuki; üstelik gerçek bir olaydan esinlenmiş olması da cabası; ne var ki hikayenin kameraya yansıma biçimi, gerek kurgu, gerek oyunculuklar, gerek yönetmenlik açısından tam bir TV filmi/dizisi kalitesizliğinde... Kocası tarafından işsiz, evsiz ve beş parasız terkedilen ve çocuğu ve atıyla başbaşa kalan bir kadının, hayatını yeniden kurmasının hikayesi. Bunu da bir çiftlikte dresaj çalışmaya başlayarak, önce yardımcı, sonra öğretmen olarak, sonra da müsabakalara katılarak yapmaya çalışıyor. Filmin at sevgisi, at-insan ilişkisi ve dostluğuna dair vermeye çalıştığı mesajları gerçekten takdir etmekle birlikte, kadının kocasıyla, annesiyle vs sorunsallarını o kadar sıradan, klişe ve ucuz bir şekilde işlemişler ki... Filmin gelip dayandığı "son" ise (filmi hala izlemeyi düşünenlere uyarı, sonunu söylemek üzereyim:)) kadının kör oluveren atıyla bir dresaj müsabakasından birinci çıkması gibi gayet çarpıcı bir olay. Tüm hikaye çok daha iyi bir şekilde işlenebilecekken, yazık olmuş. Tabi bana göre böyle. Atlı kısımlarına gelince de, oldukça az sayıda sahne var ve dresaj severseniz filmi izlemektense bir müsabaka izlemeniz daha anlamlı olabilir. At görmenin hatrına sonuna kadar dayandım, ama o açıdan da hiç tatmin edici değil kısacası...
0 yorum:
Yorum Gönder