21 Ocak 2012 Cumartesi

Hayat

İlginçtir, sık sık Göçmen'e bir gidişimizde atları, ahırları, manejleri, ama özellikle burada anlattığım atların fotoğraflarını çekmek ve bloga koymak gelirdi aklıma ama hep unuturdum. Göçmen'e son gidişimizde yanımda makine vardı, ama yine öyle uzun uzun bir fotoğraf seansı fırsatı olmadı, fakat biniş sonrası hızlıca blogda anlatmak istediğim Kibele'yi ve padoktaki bir kaç atla lamayı çekmiştim. Ne tuhaf, veda ediyormuşum meğerse.

Mahir hoca Göçmen'den ayrıldı. Bundan sonra atla ilgili başka bir yerde başka bir şeyler yapar mı yakın veya uzun vadede şuan bilemiyoruz, zaman gösterecek.

Kesin olan tek şey bundan sonra bizim de at hayatımız ciddi biçimde değişecek. Göçmen'deki paketimiz hala devam ediyor, bir kaç veda binişi daha yapacağız şu bir kaç haftaki yoğunluklarımız ardından, haftaya çıkacağımız kısa Yunanistan ziyareti de bittikten sonra. Sonra Mahir hocasız Göçmen'e devam eder miyiz sorusunun cevabı ise şuan olumlu tınlamıyor.

Yani Mahir hoca gidince ordaki binicilik dersleri bitmedi tabi ki, çok değerli ve sevdiğim genç hocaları var hala, ama bu olayı belki kendimiz için de bir değişikliğe çevirmek gerekiyordur diye düşünüyorum. Nihayetinde biz gözümüzü orada açtık, başka bir tesis gezi dışında görmedik. Bu vesileyle başka nereler var, oralarda nasıl yapılıyoru görme girişimlerimiz olabilir. Sonra kürkçü dükkanı gibi döner miyiz bilemiyorum ama, umarım bizim için de daha hayırlı bir değişikliğe vesile olur.

Biz işin spor tarafından ziyade, at hayvanıyla vakit geçirmek, onu öğrenmek, anlamak, ve arazi binişlerinin keyfi için biniyoruz atlara. Dolayısıyla çok sportif yaklaşan "profesyonel" tesisler uzaktan biraz ruhsuz ve soğuk geliyor. Arazi binişleri olan, atları gerçekten seven insanların çalıştığı ve işlettiği mütevazi bir tesis hayali kuruyorum. "Doğal atçılık" anlayışına ne kadar yakın olursa hayallerime de o kadar yakın olur. Ama emin değilim öyle bir yer var mı İstanbul'un Avrupa yakasında. Olsa ne güzel olurdu...

Bize önerebileceğiniz yerler var mı? Öncelikle Avrupa, olamıyorsa Anadolu yakasında?

17 Aralık 2011 Cumartesi

Göçmen'den

Tembellikten değil, başka işler güçlerden bir zamandır blogu ihmal ediyorum. Fakat her hafta ata binmek konusunda, daha istikrarlı olmaya çalışıyorum. Hatta bir kaç haftadır Kybele adlı yeni bir ata biniyorum. Umarım daha uzun zaman kendisiyle birlikte oluruz, ve ben hikayesini bir sonraki sefer anlatırım. Şimdilik Göçmen'den bir kaç fotoğraf...



Atlar ve Lamalar! Aşağıdaki iki resim arasındaki 7 farkı bulun :))





İşte bu da, sevgili al domates, stresli Arap kız Kibele :)

11 Kasım 2011 Cuma

At Günlükleri'nin İngilizcesi


Geçenlerde daha önce hiç aklıma gelmeyen bir şey yaptım ve acaba ingilizcede "at günlükleri" diye bir şey var mı diye ingilizcesini yani "horse diaries"i Google'da aradım. Ve öğrendim ki, İngilizcede "At günlükleri" adında bir çocuk kitabı serisi varmış! Hem de illüstrasyonlu :)

Ruth Sanderson'ın çizdiği bu çocuk kitabının macerası http://horsediaries.blogspot.com/ adresinde mevcut.

Kitapları okumadığım için yorum yapamıyorum, ama illüstrasyonlarından birini blogun adının altına ekledim. İyi yazılan çocuk kitaplarını çok değerli buluyorum. Bir yerde rastlarsam alacağım bakalım neler anlatıyor...

Başka dil bilen ve o dillerde bir "At günlükleri" ile karşılaşanınız olur ve bulduklarınızı benle paylaşırsanız, çok mutlu olurum!

30 Ekim 2011 Pazar

"Buck": Atlara gerçekten fısıldayan adam


"Atınız ruhunuzun aynasıdır. Bazen gördükleriniz hoşunuza gitmeyebilir... Bazense gidecektir." (Buck Brannaman)


İzlediğim atlı filmleri yazmaya uzun zaman önce başlamıştım ama itiraf ediyorum ki tembellik ettim; hala bir sürü film sırada bekliyor.

Fakat son zamanlarda izlediğim bir film, sırada bekleyenler beklemeye devam ededursun, tembelliğime son vermek zorunda hissettirdi beni. Çünkü "Buck", sadece içinden at geçen bir film değil, gerçek bir at ve atçı filmi, ve daha iyisini bir gün izleyebilecek miyim, emin değilim...

Önce resmi tanıtım videosunu verelim:




Hem çocuk Scarlett Johansson'ın hem de Robert Redford'un harika oyunculuk sergiledikleri "Horse Whisperer" (Atlara Fısıldayan Adam) filminden daha önce bahsetmiştim. Öğreniyoruz ki bu filme ilham veren, ve pek çok aşamasında danışmanlık yapan kişi, Buck Brannaman isimli ve atlara gerçekten fısıldayan bir adammış.

Oldukça travmatik ve zor bir çocukluk, koruyucu melek anneyi erken yaşta kaybediş, müthiş despot bir baba ve sonunda evlatlık olarak başka bir aile tarafından yetiştirilme gibi zorlu deneyimler, sonradan bir atçı olmaya karar veren Buck'ı, atların eğitimi ve onlarla iletişim anlamında ana akımın oldukça dışında, şiddetsiz ve fakat çok daha başarılı yöntemler uygulamaya ve bunları yaygınlaştırmak üzere yılın 9 ayı kocaman tırının içinde Amerika'yı boydan boya dolaşmaya itmiş.

"Atınızla yaptığınız her şey, bir danstır" diyor Buck. Film boyunca kovboyluk yapan dresaj atçıları, dresaj yapan Western binicilerin yanı sıra, katıldığı eğitimlerden kesitler izliyor, problemli atlarını getiren insanların problemlerini nasıl çözdüğüne bir göz atıyoruz. Bir ipucu, diyor ki:

"Ben at problemi olan insanlara değil, insan problemi olan atlara yardım ediyorum."

2011 Sundance Film festivalinden belgesel ödülüyle dönen, ve bence de kesinlikle bunu sonuna hakeden muhteşem bir film Buck. Hakkında ne anlatsam az, ama daha fazlasını dinlemek isteyenler için, Mahir hoca da şu programında hem film hakkında daha fazla detay, hem de oldukça iyi yorumlarını ve izlenimlerini paylaşmıştı.

Fakat kendi izleniminizden değerli bir şey yok, bu harika filmi kaçırmayın, bulun, buldurun, ve mutlaka izleyin!


Diyor ki filmi yorumlayanlardan biri, "Herhalde Tanrı kovboyu yaratırken, aklından Buck geçiyordu"...

28 Ekim 2011 Cuma

Yeryüzü Sâkinleri


Sadece atlarla değil, tüm canlılar ve toprak ana ile ilgilenenlere;

Yeryüzü Sâkinleri, toprak ana ve hayvan hakları, ekolojik ve şiddetsiz yaşam üzerine, değişen gündemin içinde kaybolmayacak, her daim geçerli konulardaki yazı ve araştırmaların yer aldığı bir portal olmak üzere yola çıktı.


ayrıca Facebook ve Twitter'da.

22 Ekim 2011 Cumartesi

Arazi Hikayeleri

Uzun bir zaman sonra geçen Cuma, at macerama başlamama vesile olan ve bana çok şey öğreten sevgili dostum Pınar'la, haftalardır -hatta aylardır- hayalini kurduğumuz arazi binişini gerçekleştirdik ve Mahir hocanın liderliğinde dört kişilik bir ekiple ormana gittik. Ben bu sefer, ilk kez olarak Eyfel'e bindim.
Ormanda ata binmenin getirdiği o kadar o kadar çok hikâye var ki... Eyfel'i gitmeye ikna meselesinden, ormanda dörtnala, asfalt yola çıkıp otomobillerle karşılaşmaktan ve asfaltta adeta gitmekten, Eyfel'le düşüp çamurda yuvarlanmalara, ve bir hipopotamın hikayesine (!) bu seferden 6 küçük öykü paylaşmak istiyorum.



1.hikâye: Ormanda dörtnal (gallop dediklerinden)
Önce düşme hikâyesini merak ediyorsunuz muhtemelen ama en keyiflisini sona saklıyorum :) Elena'nın bana yaşattığı ormanda dörtnal deneyimime dair yazdığım müstehcen izlenimlerimi Mahir hoca hala anlatır :) Aynı deneyimi, bu sefer daha da doya doya yaşamanın ötesinde başka farkındalıklara gark oldum.

Bir kere manejin sınırları belli, sürekli aynı hat içinde döne döne giden minyatür ve kapalı dünyasının yanında, ormanda ata binmek, ucu bucağı gözükmeyen ve sonsuz olasılık barındıran kocaman bir evren! Aslında manejin de öyle olduğu, tartışılabilir tabi... Ama ben bu arazi deneyimlerinden sonra, manej binişlerinin bir "simülasyon" olduğunu hissediyorum ister istemez... Atla kurulan ilişki anlamında değil tabi bu söylediğim, yerdeki orman toprağı, insanın üstünü örten ağaç örtüsü, ve havasıyla bir bütün.

Ve işte bu muhteşem mekanda, son sürat dörtnal Mahir hoca ve Tarabya'nın peşi sıra tırmanırken, bu sefer daha önce hissetmediğim derecede, atın omurgasıyla benim omurgamın içiçe geçip tek bir parça olduğunu hissettim. Arazi koşullarında ve o hızda dörtnal giderken atın omurgasındaki, iskelet ve kas sistemindeki hareketler ve değişimler, çok hızlı ve güçlü oluyor. Ve bu kuvvetli ve sürekli devinim haliyle atın üstünde oturan binicinin, kuyruk sokumundan tüm omurga, oradan iskelet ve kas sistemini titreştiriyor, hem de nasıl! İşte bu devinim boyunca atla bir olmak duygusu, kendini atın omurgasına teslim etmek ve onun yarattığı coşkuyu parmak uçlarına dek duyumsamak, gerçekten tarifi olmayan bir deneyim.

Bir yandan deli gibi koşarken, bir yandan da hayretler içinde "Allahım ne harika birşey bu çığlık atmak istiyorum" diye düşünürken kendinizi buluveriyorsunuz. Böyle bir "esrime", modern zamanlarda çokça mahrum kaldığımız "vecd" duygusu yaşamak herkese nasip olsun, diyor, ve sonraki hikayeye geçiyorum.

2.hikaye: Paralel evrenler
Bu ormanın içinde kaybolma güzelliği, sonsuza dek gitmiyor haliyle. Çünkü ormanlar, insan medeniyetinin şehirleri ve yolları tarafından kuşatılmış durumda. Bir zamanlar gerçekten Belgrad'a kadar aralıksız devam eden Belgrad ormanları da şimdi İstanbul'un ortasında bir vaha. Ve bu orman binişleri sırasında, bir iki noktada, Bahçeköy-Zekeriyaköy arası asfalt yola çıkıp, karşıya geçmek gerekiyor. Bir önceki hikayede anlattığım esrikliği yaşamanın hemen akabinde bir asfalt yola çıkıp, o sırada otomobilleriyle son sürat işlerine gitmekte olan insanlardan yol isteyip karşıya geçmek, çok ilginç oluyor.

Düşününce, az önce, bu asfalt yola belki sadece bir kaç yüz metre ötede, biz atlarla dörtnala koşuyorduk ormanın uçsuz bucaksız görünen içlerinde. Yani bir anlamda iki paralel evren, şehir yaşamı ve yaban, bir biriyle yan yana, çoğu zaman birbirini unutmuş ve habersiz vaziyette, iki ayrı dünya olarak var oluyorlar. Sonra bir an geliyor, atlarının üstünde, üstleri başları çamur ve dal, bir grup binici, son model arabaların kendilerine yol vermesiyle bir asfalttan karşıdan karşıya geçiveriyor. Bu karşılaşma, çok ama çok güzel.

3.hikâye: Asfaltta âdeta
Bu karşılaşmaların birinde, bir süre asfalt yolun kenarı boyunca âdetayla gitmek gerekti. Ormana uygun bir giriş noktası gelene kadar. İlginçtir, arazi binişinin bir diğer ruhuma kazınan bölümü de, bu asfalttaki âdeta gidişiydi. Her ne kadar bir yandan gelip giden arabalar, kimi zaman gereksiz korna çalmalar, ve asfalt gibi bir zeminde nallı atlarla gitmek, düşününce dünyanın en tekin ve mantıklı şeyi olmasa da, Eyfel'in korkusuzluğu (daha doğrusu ilgisizliği demeli belki :)) sayesinde gelip giden arabaların da parçası olduğu, harika bir meditasyon oldu benim için. Atın adımlarının çıkardığı ritmik ses, asfaltta çok daha güzel duyuluyor. Ve aynı hat boyunca, aynı ritm ve adımla, aynı ses ve titreşimle, atın her adımını, her ufak hareketini rahatlıkla hissedip duyumsadığım bu gidiş, dediğim gibi içime kazındı. Âdeta'nın atın en zor adımı olduğunu düşünüyorum, hakkını vererek gitmek hiç kolay değil, gidebilince o yüzden çok değerli oluyor...

4.hikâye : Peki ya herşeyin başındaki gaz ve toz bulutu: Eyfel'i (ve kendimi) gitmeye ikna etmek
Şimdi tüm hikâyelerin en başına, araziye çıkışımıza dönmek istiyorum. Mahir hocanın arazi binişinde benim için Eyfel'i düşündüğünü öğrenince biraz şaşırmış, biraz da tırsmıştım. Eyfel kendime göre yüksek bulduğum bir at, ama esas sorun, "ölümüne durup kıpırdamama" vukuatlarıyla meşhur olması :) Bu duruşlar, genellikle ormana çıkış yolunda başlıyor. Bu "bilgi", ister istemez bir şartlanma getiriyor, ve "eyvah şimdi durup da gitmezse" tedirginliği ister istemez oluyor. Nitekim güzel güzel bindiğim Eyfel tam ormana çıkış patikasının başında güzelce durdu. Bir süre topuk ve atı belimle itme ve hatta kamçı yardımıyla (acıtacak kadar vuramıyorum tabi) onu başarısız bir ikna girişimi arasında, Mahir hoca "irade göster" diye bağrınıp dururken, bir anda benim de "durup" cebelleştiğimi farkettim. Ve kendime "yol ver, bırak gitsin" dediğim bir noktada, sanki vücut enerjimi Eyfel'den önce gönderdiğimi imgelerken, bacak ve atı itme yardımları işe yaradı ve Eyfel gitmeye karar verdi. Orman içlerinde de 1-2 kez daha duraksadığı zamanlarda, hiç biri ciddi bir "durmaya" dönüşmeden, gidip gelmeyi başardık. Korktuğum gibi "kal"madık da, başka bir şey oldu onun yerine...

5.Hikâye: Çamur ve düşüş
Dönüş yolundayız. Eve dönmekte olduğunun farkında olan Eyfel, 1 buçuk saat önce ormana gitmek için diller döktüğüm Eyfel değil sanki, âdetayla gitmek gereken yerlerde bile süratliyle kalkıyor, hızlanıyor, kıpır kıpır... Bu arada bir kaç kez, tökezliyoruz dönüş yolunda. Hay Allah, diyorum, benden mi kaynaklı neden tökezliyor ki...

Çiftliğe oldukça yaklaştığımız bir noktadayız, üstümüz açık artık yoğun orman dokusundan bir süreliğine çıktık. Çamurlu bir patika boyunca gidiyoruz. Bir ara, yokuş yukarı daha kolay çıkmak adına, Mahir hoca dörtnala kalkıyor Tarabyayla yavaşça, bizse süratliyle takip edip çıkıyoruz. Hafızam beni yanıltmıyorsa, artık düzlükte olduğumuz ve ya âdeta veya belki süratli gittiğimiz bir anda, birden altımdaki zemin, üstünde durduğum dünya, yani Eyfel sarsılıyor. Çok kısa bir süre içinde, düşmekte olduğumuzu, hem de Eyfelle beraber düşmekte olduğumuzu farkediyorum. Sola ve öne doğru çöken Eyfel'le beraber bende sol tarafımın üstüne ve çamurun içine yumuşak bir şekilde düşüyorum.

Çok korkuyorum çünkü yalnız ben düşmedim, Eyfel sol bacağımın üstünde yatıyor. (Mahir hoca sonradan bu anı, Umut Eyfel'in altında kayboldu diye anlatmış Âli'ye :)) Ama çekip kurtarabiliyorum bacağımı rahatlıkla ve her hangi bir ağrım sızım yok kendi bedenimle ilgili. Zaten düşüş benim için oldukça yumuşak ve sakin gerçekleşti. Çünkü son ana kadar Eyfel'in üstündeydim. Korkumun sebebi önümde yıkılmış duran Eyfel, ya ona bir şey olduysa?! Kalkıyorum ve Eyfel de kalkıyor neyseki. Hangimiz daha şaşkın bakıyoruz emin değilim. Öylesine öylesine korkmuş ki, şapşal ötesi bir ifadesi var, sol tarafı tamamen çamur olmuş olan suratında. Kafasını eğip göğsüme gömüyor, sarılıyorum ona, öpüyorum, okşayıp seviyorum, sakinleştirmeye çalışıyorum. Grita'nın uyarısıyla kafasını diğer tarafa döndürebiliyor mu diye muayene ediyoruz, biraz yedekte yürütüp bir sorunu olup olmadığını kontrol ediyor ve müthiş bir rahatlıkla, binebileceğime kanaat getiriyoruz ve tekrar biniyorum. Düşüşümü tamamen gören tek kişi Grita, ona soruyorum, ben yanlış birşey mi yaptım ne oldu da düştük diye, "kaydı" diyor, çamurda kaymış...

6.hikâye: Neden çamura düştüm? Bir hipopotam anlatıyor...
Adına ne dersiniz bilmem, meditasyon mu dersiniz, hipnoz mu, imgelem mi, psikoyolculuk mu... farketmez. Ben sıklıkla, özellikle kendimle ve hayatımla ilgili cevap arayışlarım olduğunda, ve bu cevapları zihnimle bulamadığımda, içsel yolculuklara çıkarım. Bu yolculuklara, gözlerimi kapatarak, derin nefesler alıp gevşeyerek ve zihnimde bıdır bıdır konuşup duran sesi biraz olsun sakinleştirerek başlarım. Sonra, havaya girmek adına, bir sahne kurarım. Bu sahne, ormanın derinliklerine açılan bir yolda yürümek olabilir, yerin 21 kat altına inip, bir bahçeye veya bir kumsala varmak olabilir, sonsuz hikaye mümkün. Bu kısmı bilinçli olarak kendim kurarım. Fakat bu noktadan sonra, hikayenin bir sonraki anında ne olacağını ben kurmam, oturup hikayenin açılmasını beklerim. Yani bir seyirci gibi, ama o hikayeyi bizzat deneyimleyen bir maceraperest aynı zamanda, karşıma çıkan varlıklarla konuşur, bana gösterdiklerini izler, ya da kendimi hiç beklemediğim şeyler yaparken buluveririm. Genellikle bir gergedan bana rehberlik eder. Bunun gündüz düşlerinden temel farkı, dediğim gibi olacakları bilinçli bir şekilde "yazmamak", fakat bilinçaltınızın, veya ruhunuzun, veya Pachamama'nın, nasıl demeyi uygun görürseniz, size mesajlarını dinlemeye ve izlemeye oturmaktır.

Sorularıma cevap almak için otururum dedim, genellikle bu zamanlarda, odamdan içeri uçuveren bir yaprak, karşıma çıkıveren bir kuş tüyü mevcuttur hali hazırda, ve sorularımı onlara sorar, daha doğrusu onları yeryüzünün bana mektupları gibi algılar, bu içsel yolculuklarda bu mektupları, yaşayarak okurum. Nitekim bu düşüşle aynı gün de, ne zamandır gitmediğim Boğaziçi üniversitesine gidip, Bebek'e iniş yolunda, bir kuşun mavi kanadından bir grup tüy bulmuştum.

Bu düşüşün ertesi günü, neden düşmüş olabileceğimle ilgili bir sorayım diye oturdum. Yerin yedi kat altına indikten sonra, gergedan rehberimi beklerken birden karşıma bir hipopotam çıkıverdi!

Sonradan Mahir hocanın hatırlattığı bir bilgi, hipopotam, latince isim kökeninde "nehir atı" demek. Bizde "su aygırı" denmesi de benzer bir yaklaşım :)

İşte bu "nehir atı", beni içi çamur dolu bir gölete götürüp, atlamamı istedi. Çivileme atladım. Gittikçe çamurun içinde derinleşirken, bir yandan da çamurun bulanık, tekinsiz, kaygan, yapışkan oluşuyla ilgili olumsuz şeyleri düşünüyor, çamurun içindeyken bir belirsizlik içinde olunduğunu düşünüyor, ama her nasılsa o çamurun içinde nefes alabiliyor ve beklediğim gibi bir "güvensizlik" hissetmiyordum. Sonra mavi kanatlı bir melek, çamurun içine dalıp beni omuzlarımdan tutup göğe kaldırdı, ve çamur göletin ayna simetrisi şeklinde, yani aynısından berrak bir su göletinin içine bıraktı. Bu sefer çivileme suyun derinliklerine giderken, üstümdeki çamurlar parça parça benden ters istikamete uzaklaşıyordu ve ben sonunda tertemiz oldum. Ve bu iki göletin tam ortasındaki bir kuyudan, yukarı tırmanarak çıktım.

Tüm bu deneyim boyunca, hipopotam anlatıyor veya o anlatmadan ben anlıyordum ki, çamurun bu "ikili" doğası, büyük bir hayat dersiydi. Benim tekinsiz, karanlık, ve güvensiz bulduğum ve bizi düşüren çamur, aynı zamanda bize yumuşak bir kucak olmuş, bizi yaralanmadan korumuştu. Peki ben neden düşmüştüm? Hipopotam sazı eline aldı:

"Çünkü düşmek istedin. Çünkü sen ancak böyle öğreniyorsun. Arazide düşmekten korkuyordun, arazide düşüş hikayeleri dönüyordu kafanda. Tıpkı araba kullanmaya başladığında, sürekli "kaza" kurgularıyla dolanman gibi. Hatırlasana, yaptığın ilk kaza, sana bir hediyeydi. Çok kötü sonuçlara varabilecek bir kazayı, ufacık bir maddi hasarla atlatmıştın. Üstelik arabasını çizdiğin adam, İstanbul trafiğinde soyu tükenme derecesinde kibar bir adamdı, ve kendi arabasındaki hasarı önemsemeyip, sana yardım etmeye kalkmıştı. Ve bu sayede sen çok önemli bir şeyi, dikkat gereksinimini kazandın. Sonra ikinci kaza girişimindeyse, "aşırı" dikkat etmekten kaynaklı bir facia oluyordu nerdeyse :) Sonuçta her iki deneyim de, kimseye bir zarar gelmeden, senin trafikte dikkat ve farkındalık gereksinimini dengelemeni sağlayan birer hediyeydi. Bu düşüş de öyle... Arazide düştün işte, hem de tıpkı düşününce aklın uçtuğu gibi, atınla birlikte düştün, ve de hiç bir kötülük olmayabileceğini gördün. Artık bunu çağırıp durmanın gereği kalmadı. Sadece berrak sulara değil, artık çamurlu yollara da güvenebilir, adımını bu tekinsiz karanlıklara güvenle basabilirsin..."


Bu deneyimden sonra yaptığım araştırmada hipopotamın su ve toprağın, ruhsal olanla fiziksel olanın birliğini simgelediğini öğrendim. Yani hem ayakları yere sağlam basmanın, hem de sezgisel bilgeliğin ve duygusal derinliğin hayvanıymış. Kendisine teşekkür ederim :)

25 Eylül 2011 Pazar

Efe

Çook uzun bir aradan, koskocaman bir yazdan sonra, atlara ve bloğa geri döndüm.

Atlara döneli 3 hafta oldu bile aslında. Ve bu dönüşte karşılamayı, yaz başında beni en son uğurlayan Efe ile yaptık.

Yaz başında tanıştığımız Efe, uslu bir aygırdı, hatta biraz fazla uslu olacak ki "Efemine" diye latifeler dönüyordu. Fakat benim uzak kaldığım yaz süresince ne oldu da fikirlerini değiştirdiler bilemiyorum, Efe'yi iğdiş etmeye karar vermişler ve yaklaşık iki haftadır Efe bir iğdiş. Hayvan-insan ilişkisinin modern dünyadaki önemli bir meselesi bu. Sadece evde beslediğimiz değil, sokaktaki kedi köpek komşularımızın da sıklıkla en doğal itkileri olan çiftleşme ve üreme dürtülerinin önünü kesiyoruz, kendimize göre de çok haklı gerekçelerimiz var. Hayvanlarla birarada yaşayabilmemizin bedelini çoğunlukla onlar ödüyor maalesef, çünkü uzun zamandır insanların dünyasında yaşıyoruz.

Efe, yavaş, gitmeyi sevmeyen bir at. Zeyna'yla yaşadığımız kaçırma olayından sonra Mahir hoca bana yavaş bir at vermeyi uygun görüp Efe'de karar kıldı. Ben de sürekli farklı farklı atlara binmektense, bir süre aynı atla çalışıp bir çeşit bağ - bu şartlarda ne kadar olabilirse - kurabilmeyi istediğim için aslında "bana uygun bir at" bulunmuş olması fikrine sevinmiştim. Ne var ki, ben de doğası gereği yavaş sayılabilecek bir insanım, yükseleni Oğlak biri olarak :) bir de gitmeyen atla durum iyice içinden çıkılmaz hale gelmez mi, aslında beni dengelemesi için "giden bir at" daha uygun diye düşündüm başta, ne biliyim bir Elena, bir Zeyna :) olsun mesela... Ama giden atla da, ben gitmiyorum o beni "götürüyor" olduğu için şimdiye dek, ve bu da hiç de istenir bir durum olmadığı için, aslında en uygunu gerçekten de gitmeyen atı götürebilmeyi öğrenmem belki. Sonra giden atla da gidebilmeyi, gerektiğinde tutabilmeyi öğrenme kısmı belki kendiliğinden olacak. O yüzden Mahir hocanın başka planları yoksa, en azından bir süre istikrarlı bir şekilde Efe'yle çalışmanın iyi olacağına kani oldum. Ama tabi hayat ne getirir götürür bilinmez.


Ya olduğun gibi zannet, ya zannettiğin gibi ol ( !)

İki haftadır dörtnala kaldırmakta zorlandığım Efe'yi, önüme dörtnala kalkan bir atın rehberliğinde ancak dörtnala kaldırabiliyorum. Halbuki daha önce bindiğim ve manejde dörtnal yaptığım hiç bir atta, Taykız, Olympia, Barbie, Tarabya, hatırladıklarım, böylesine zorlanmamıştım. Ve de bir yavaş at klasiği olarak, Efe beni değil de, ben Efe'yi taşıyormuşum gibi hissediyorum çoğunlukla, sürekli temposunu artırmaya , onu daha hızlı götürmeye çalışırken.

Ve fakat bugün çok enteresan bir şey öğrendim, ben sanıyorum ki, onu hızlandırmak, gitmesine yardımcı olmak için çırpınıyorum, bugün mahmuz da taktım mesela, bacak yardımlarıyla, kalçamla iterek, sürekli içimden veya dışımdan ses ve sözcüklerle onu teşvik etmeye çalışarak, vs... Fakat bugün Mahir hoca dersten sonra, atın üzerinde çok güzel, hani derler ya "kitabına uygunca" durduğumu ve oturduğumu, ne var ki hayvanı götürmediğimi, tersine tuttuğumu, bacaklarımın hareketsiz kaldığını, bacak yardımlarını yeterince yapmadığımı, kalça hareketiyle atı itmediğimi, dizginleri çektiğimi, vb şeyler söyledi. "İçten içe gitmek istemeyen bir insan"ın yapacağı şeyleri yani... Ben açıkçası çok şaşırdım bu duruma, çünkü hiç böyle olmadığımı zannediyordum. Hadi bindiğim Tarabya veya Zeyna olsa, belki tutma temayülünde olurdum evet ama, tersine Efe'yi götürmek için kendimi paraladığımı sanırken, dışardan hiç de öyle görünmüyormuşum...

Sonra Âli benzer bir eleştiriyi, araba için de getirdi, "gaza basmıyormuşum" orda da. Yani geri kalıyormuşum, özellikle yokuş çıkarken arabanın talep ettiği gazı vermekten...

Demek ki farkında olmadığım, içsel bir direnç var, dedim sonra kendime. Her ne kadar yaz boyunca kendimle yaptığım çalışmalar, özgüven konusunda bence epey bir adım atmamı sağlamış olsa da, gitmek söz konusu olduğunda, belki başka türlü, ya da belki daha derinlerde, bir direnç var belki.

Ve belki de bu direncin, yurtdışına gitmek ve bir süre orada yaşamak için yaptığım üç teşebbüsün üçünde de geri çevrilmiş olmamla da bir alakası var. Bana sorarsanız, gayet iyi hazırlanmış, "gitmek üzere" başvurular hazırlamıştım her birinde, ama her defasında bana "burada kal" dediler. Bu konuda da Âli bana, "sen aslında gitmek istemiyorsun" demişti. Kaçmak istiyordum belki daha çok, evet... Kaçmak isteyinceyse, kaçırıyorlar gerçekten! Ama içten içe gitmek istemeyince de, gidemiyorsun. Belki atta olanla, hayatta olan aynı mesele. Ve birini çözdüğümde, ben gerçekten hangisini istersem, kaçmak değil ama gitmek veya kalmak, ikisi de hakkıyla mümkün olacak.

Velhasıl, anlayacak, öğrenecek, aşacak, daha pek çok şey var. Hem atta, hem hayatta...

1 Ağustos 2011 Pazartesi

"Atlarla Konuşmak" Konulu Workshop


1-2 Ekim tarihlerinde, yeterli katılım olması durumunda Göçmen'de ilginç bir workshop düzenlenecekti fakat iptal oldu. Eski bir biyolog, çevre bilimci ve çevre aktivisti olan Marta Williams, uzun bir süredir hayvanlarla sezgisel iletişim üzerine yazan, bu konuda eğitimler ve danışmanlık veren bir isim. Ben de kendisinin bir kitabını okuduktan sonra merak edip, Skype üzerinden bir eğitimine katılmıştım geçtiğimiz aylarda. Sonra kendisini İstanbul'a davet etmek istedim ama olmadı. Yine de bu kaydı silmek yerine, iptal edildiği bilgisini eklemeyi tercih ettim.


Atçılar açısından alakası, Marta Williams'ın aynı zamanda bir atçı olması. Eğitimlerinin bazıları, atlara ve at bakımına özel olarak düzenleniyor. Bu sefer kısmet olmadı, belki başka zaman Marta'yı ağırlarız.

Websitesi: www.martawilliams.com

27 Haziran 2011 Pazartesi

Muhasebe



Zeyna'nın beni kaçırması, ve o vesileyle yaşadığım iktidar sorunsalımdan girip de hayvanlarla empati kurmanın sınırlarını sorguladığım, sonunda Oroboros yılanı gibi yine kendi kuyruğumu yakalayıp özgüven problemimle yüzleştiğim yazılarımdan sonra, Mahir hoca Âdeta Dörtnala'da benim yazdıklarımdan yola çıkıp "disiplin, iktidar, güven ve özgüven" konulu bir program yaptı, dinlemek için:

Âdeta Dörtnala 16 Mayıs 2011 programı









Sonraki haftalarda, bir hafta Taykız'la, iki hafta da yeni tanıştığım Efe ile biniş yaptık.

Yaz gelince hem tatiller, hem yaza bırakılan işler, hem de sıcaklar sebebiyle ata gidişler düzensizleşiyor, sekteye uğruyor. Fakat aklımızın atı durmuyor tabi, hayat memat, varoluş, yokoluş ve kısacası bireysel ya da kolektif insan olmaya dair her tür muhasebe farklı zeminlerde devam ediyor.

Atın, at kokusunun, ve ata binmenin özlemiyle beraber...

9 Mayıs 2011 Pazartesi

İktidar, Empati, Özgüven...

İktidar?
Zeyna'nın beni kaçırma hikâyesini şurada anlatmıştım. Ve o yazının sonunda, yaşadığım bu olayın temelinde, iktidar'la olan problemli ilişkim olduğunu düşündüğümü çıtlatmıştım.

İktidar kurmanın, ister zorla olsun, ister kendini bir şekilde meşru bir zemine oturtan bir otorite üzerinden olsun, şiddet'i doğurmasının kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Bugün dünyadaki tüm acıların, gerek insanların birbirleri arasında yaşadıkları çatışmalar, gerek doğaya ve diğer canlılara yaşattıkları ve sonunda yine kendilerine dönen acıların, insanın tahakküm kurma, sahip olma, muktedir olma ve bunu mümkün olan her zeminde kullanma hırsından, ya da hastalığından, kaynaklandığına inanıyorum. Dinler arası, milletler arası, etnisiteler arası, veya cinsiyetler arası her tür ötekileştirme ve çatışma, insan olmayan hayvanlara uygulanan keyfi ve sistematik zulüm mekanizmaları, doğaya sahip olma zihniyetinin yarattığı ekolojik yıkım süreci, hepsi bence aynı temelden besleniyor. Bu görüşüme kısmen veya tamamen katılabilir veya katılmayabilirsiniz, zaten atçılık bağlamında mesele bu değil. Mesele, iktidar ilişkilerine duyduğum bu tepkinin atla kurduğum ilişkiye de yansıması. Meselâ, şiddetsiz ve kimse üzerinde güç kurmaya kalkmadan yaşama gayem sonucunda, atın eğitimi sırasında şiddete dayalı uygulamalara değil, "natural horsemanship" dedikleri doğal bir atçılık anlayışına sempati duyuyorum, kamçı ve mahmuz gibi doğrudan şiddet veya şiddet tehditi çağrıştıran binicilik araçlarını pek gönüllü kullanamıyorum, ve, ne kadar gerçekçi bilemiyorum ama, tahakküm değil de uyuma ve birlikteliğe dayalı başka tür bir atçılık hayali kuruyorum. Bunlarda belki çok da sorun yok. Ama benim iktidar ve şiddet sakınımımın daha doğrudan bir yansıması olarak, at üzerinde kontrol kurmak, "ata istemediği şeyleri yaptırmak" gibi şeylere içsel bir direnç gösteriyor, biniş esnasında at benle işbirliği yapmazsa çabuk pes ediyor, "dizginleri çabuk bırakıyor"um. Doğru birşey mi yaptığım? Hiç değil. Böyle binici olunur mu? Olunmaz tabi.


Empati ya da Atı insan yerine koymak
Kaçırılma olayının biraz ertesinde, artık sakin kafayla durum değerlendirmesi yaparken, Âli beni "atları (ve aslında tüm hayvanları) insan yerine koymakla" eleştirdi. Atın esasen kendi "istediğinin" böyle bir kontrol ve otorite olduğunu, çünkü atın bir sürü hayvanı olduğunu ve bir lidere ihtiyacı olduğunu, ben "eşitlik", "şiddetsizlik", "iktidardan sakınmak" uğruna böyle bir tahakkümden kaçınırken, onu daha çok güvensizlik ve korkuya sevkettiğimi vs konuştuk.
Empati kurmak, yani kendini başkalarının yerine koyup onların bakış açılarını, hassasiyetlerini, dertlerini anlamaya çalışmak, bunca farklılıkların olduğu bir dünyada bir arada yaşayabilmenin olmazsa olmaz koşulu. Fakat insanların kendi aralarında pek kuramadıkları bu empatiyi insan türü dışındaki hayvanlarla kurmak bir nebze daha da çetrefilli oluyor. Âli'nin beni uyardığı şekilde, ben hayvanları anlamaya, onlara şiddet uygulayıp uygulamadığıma veya onlar üzerinde tahakküm kurup kurmadığıma , kendi tahakküm ve şiddet tanımlarımı referans alarak karar vermeye kalkıyorum. Yani kelimenin tam anlamıyla kendimi atın yerine koyuyor ve "biri bana benim şu anda bu ata yapmaya kalktığım şeyleri yapsa, yani mesela böyle tepeme binip kamçı gösterip beni yanda boş yol varken engellerin üstünden atlatmaya kalksa, bana şiddet uygulandığını, üzerimde güç kullanıldığını düşünürüm" deyip, atın da öyle algıladığını varsayıyorum. Halbuki atlar tabi ki insanlardan farklı hayvanlar. Bizim için şiddet emaresi olan, tehdit olan, güç kullanmak olan herşey at için aynı anlama gelir mi?

Fakat tabi bu yaklaşımın diğer aşırı ucu da en az benim bu "aşırı-empati" halim kadar sorunlu. Yani kalkıp da "onlar bizden tamamen farklı, kendi yaşamsal temellerimiz üzerinden onlara dair hiç bir çıkarım yapamayız, antropomorfizm olur bu, çünkü onlar bambaşka". Bu kadar da değil bence. Bu da aşırı bir insan-merkezci zihniyet. Bu zihniyet de "bambaşka" diyerek, "hayvan" diyerek grupladığı canlı türleri içinde, mesela bir sinek ile bir orangutanı aynı kefeye koyuyorken, insanı bambaşka bir yere koyuyor. Ama böyle mi gerçekten? Gayet aşikar değil mi bir insanla bir orangutan arasındaki benzerliğin, bir sinekle bir orangutan arasında olandan kat kat fazla olduğu misal olarak...

Yine de farklılıklarımız var tabi insan olmayan hayvanlarla aramızda, ama temelde biz insanların da "hayvan" olduğu, "hayvani" bir doğaları olduğunu (bunu "vahşi" anlamında söylemiyorum), ve çoğunlukla da bu özdeki doğamızı bastırdığımız için farklılaştığımızı düşünüyorum. Bazı hayvanlarla daha çok, bazı hayvanlarla daha az ortak noktalarımız vardır. Ama mesela hayatta kalma, acıdan sakınma, güvenlik, yemek, barınma, (ve bazıları için) sosyalleşme gibi bir takım temel yaşamsal ihtiyaçların, tüm canlılar için ortak olduğunu görmek o kadar zor değil. Mesele, daha inceliklerde, insanın uyguladığı şiddet, tahakküm, hiyerarşi biçimleriyle, hayvanların kendi sürüleri arasında kurdukları bu tür ilişki biçimleri arasındaki benzerlik ve farklılıkları anlamaya çalışırken ortaya çıkıyor. Nihayetinde, bir atın kalkıp da, içinde yaşadığı sürüdeki hiyerarşi, liderlik, ve bunun getirdiği çeşitli şiddet uygulama durumlarına itiraz etmesi söz konusu değil. Kısacası ikisinin arasını bulmak, bir noktaya kadar farklılıklarımız anlayıp, kendi algılarımızı onlara yansıtmamak, ama daha derinlerde de o kadar farklı olmadığımızı anlayıp, atın kendi gereksinim ve isteklerini göz önünde bulundurarak, ölçülü bir empati kurabilmek herhalde mesele.

Dolayısıyla, eğer atla birlikte olmak istiyorsam, onun dilinden konuşmak, onun kurallarına göre oynamak zorundayım, bunu anladım. Bu oyunda ise, liderlik var, hiyerarşi var, kontrol var, otorite var. Çünkü at bir av ve de bir sürü hayvanı. Bizim uyguladığımız biçimiyle değilse de bir çeşit hiyerarşi, ve liderlik ilişkisi onun doğasında zaten var. Ben hep "şiddet" ekseninde düşünürken bu kavramları, Âli "güven" ekseninde düşünmeye sevketti beni ve nihayet farkettim. Maharet, bu liderliği şiddet ve tehdit üzerinden değil, güven üzerinden kurabilmekte.

Bu durumu idrak edince sordum kendime, "peki ben atlarla bu güven ve liderlik ilişkisini sadece mevcut iktidar konusundaki tepkilerim sebebiyle mi kuramıyorum" diye... Bu soruyu dürüstçe sorunca, atlar kulağıma yine benim kendimle, derinlerimle ilgili şeyler fısıldadılar.


Güven, özgüven
Ben iktidar ilişkilerinden kaçınıcam derken, bir birliktelik kurmaya çalıştığım hayvanın en temel ihtiyacı olan "güveni" kurmanın yolu olan liderlik edebilme yetisinden de kaçınmış oluyorum. Yaptığımız arazi çıkışlarında hep en önden giden bir liderin verdiği güven sayesinde bu gezintilerin mümkün olduğunu anladım. Hayatta bir zaman, kendi başımıza, yani sadece at ve ben olarak, birlikte bir gezinti yapabilmenin koşulunun bu güveni tek başıma sağlayabilmek olduğunu... Fakat anlamak yeterli mi? Ya da sorun sadece bu muymuş? Tabi ki değil. Soğan gibi, bir katmanı soyunca, alttan başkası çıkıyor.


Görece soğukkanlı sayılabilecek, pek kolay "panik" olmayan bir insan olduğumu sanıyorum. Şimdiye kadar da muhtelif ufak kriz veya kriz ihtimalini, paniğe kapılsam çok daha kötü sonuçlara mahal verebilecekken, sakin kalarak atlatmışımdır herhalde. Örneğin rüzgarlı bir havada manejde biniş yaparken, "eyvah bugün hava rüzgarlı" gibi endişelere mahal vermiyor, at endişelenirse kendimce ben onu sakinleştirmeye çalışıyorum. Ama bu "sukunetinimi" ve bunu mümkün kılan "güven"i nereden alıyorum diye sorduğumda bugün, "kendimden" cevabını veremedim. Bilakis, farkettim ki, ata vermeye çalıştığım güveni, ben de zaten büyük oranda ödünç alıyormuşum... Önümdeki veya arkamdaki attan alıyormuşum, manejdeysek manejin duvarlarından, yerdeki kumdan alıyormuşum, büyük ölçüde de Mahir hocadan alıyormuşum. Neden öyle yapıyormuşum? Çünkü öylesi daha kolaymış, daha rahatmış, sorumluluk yokmuş... Oh ne güzel hayatmış! Ama yani benim özgüvenim tavanlara vurmuyormuş...

Hayatta şu an içinde bulunduğum duruma ve yaptığım şeylere bakınca, kendi başarı kriterlerime göre oldukça başarılı olan, kendinden memnun olan, gerek iş gerek duygusal gerek manevi yaşamında iyi kötü bir ivmeyle giden bir insan olarak tanımlarken kendimi, özgüvenimin hiç de sandığım kadar yüksek olmadığını anlamak biraz şaşırtıcı ve sarsıcı oldu. Bu kavramayı destekleyen bir diğer olay, güzel bir tesadüf (?) eseri aynı sıralarda araba kullanmayı öğreniyor olmam.

Son bir kaç haftadır, haftasonları Âli'yle bana araba kullanmayı öğretmeye çalışıyoruz. Bu derslerde de en son farkına vardığım bir şey, Âli bana ne kadar çok "şunu yap, bunu yap, vitesi 3'e al, debriyaja bas" vs derse benim için o kadar kolay oluyor. Ama o da pek böyle dikte etmiyor ve "ne yapmam gerektiği kararı"nı ben vermek durumunda kalınca, tedirgin olabiliyorum. Hele ki mesela işlek bir kavşakta, veya bir yokuşta, önce durup sonra vakit kaybetmeden ve arkadakileri dellendirmeden kalkmam gerektiğinde, yani Âli'nin yönlendirmelerinin değil benim eylemlerime tabi olduğumuz kritik anlarda, "eyvah şimdi stop edeceğim ve birden arkamdaki yüzlerce araba kornalarına ve selektörlerine asılacak ve sonsuza kadar karşıya geçemeyeceğiz ve herkes benden nefret edecek!" paniğine kapılabiliyor ve bu kadar kötü şeyler olmasa da çok rahatlıkla yapabileceğim eylemlerde tekleyebiliyorum. Neden? Çünkü o anlarda debriyaj, fren ve ben başbaşa oluyoruz, direksiyon (isterseniz dizgin de diyebiliriz) sadece bende oluyor, karar ve sorumluluk bana ait oluyor. Bu durumdan kaymak gibi çıkabilecek teknik bilgiye sahipken, benzer durumları kritik olmayan zamanlarda rahatlıkla gerçekleştiriyorken, o anlarda kendime dair inanç ve güvenim sarsılınca, bedenim de o şekilde davranıyor... Arabadayken bacaklarım titriyor ve ayağımı debriyajdan çabuk kaldırıveriyorum, direksiyonu veya atın üzerindeyken dizginleri tutuş kararlılığımda zayıflama oluyor ellerimi açıyorum, genel anlamda da donup kalıyor ve ne bileklerimi ne de baldır yardımlarını kullanamıyorum, tutunmuyorum, bırakıyorum, vazgeçiyorum, kontrolü kaybediyorum, vs...

Yanlış anlaşılmasın, ne arabada ne de atta, son derste Zeyna'nın hayatımda ilk kez beni kaçırması, ve de belki arabayı bir iki kez stop ettirmek dışında (kimse de arkadan kornaya asılmadı) ciddi bir sıkıntı, öyle korkunç travmalar yaşamış filan değilim. Biraz derinlikli, detaylı analizlerle, kendini her zaman belli etmeyen, sinsi bir zihin durumuna işaret ediyorum daha ziyade. Bu zihin durumunu ise araba değil ama at anlıyor... O yüzden bu zamana kadarki binicilik öğrenimimi çok baltalamadıysa da bu keşfettiğim hal, ancak "bir yere kadar" gitmeye izin veriyor. Ve anlıyorum, bu eşiği geçmenin vakti geldi. Sadece atta mı, hayır aynı zamanda hayatta da.

Nihayetinde atlar bana bir kez daha benim kendimle ilgili çözmem gereken bir şeye işaret ettiler. Atına güven verebilmek için önce kendine güvenmek gerektiğini, atla kuracağın ilişkinin bu güven kaynaklı olması gerektiğini, açık, kararlı, net olmak, kendini her zaman doğru ortaya koymak, tereddüt etmemek, "assertive" olmak ve tutarlılık ve süreklilik arz etmek gerektiğini. Ve binici bu durumu sağlarsa ancak, atın kendi rızasıyla senle olabileceğini...

Farketmek bir aşama, ama esas harekete geçmek, bunun için birşeyler yapma kısmı tabi...